icatlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
icatlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ocak 2011 Salı

Paraşütün İcadı

Aslında en çok merak edilen paraşütün icadından çok, onunla havadan ilk kimin atladığıdır. Kim böyle bir şeyi ilk defa denemeye cesaret etmiştir? Sanıldığının aksine paraşüt uçaktan sonra değil, yaklaşık bir yüzyıldan fazla bir zaman önce, balonla hemen hemen aynı tarihlerde ama çok ayrı çalışmalarla icat edilmiştir.

Paraşüt fikri eski Çin’e kadar gider. Günümüzdeki paraşüte benzer bir şeyler geliştirilmiş ama oyuncak olmaktan öteye geçememiştir. Leanorda da Vinci’nin de bu konudaki çalışmaları biliniyor. Bu fikri hayata ilk geçiren kişi ise Fransa’da 1783 yılında Louis-Sabestian Lenomand olmuştur.

Lenomand 4.5 metre yükseklikteki bir ağaçtan, omuzlarına birer adet bir çeşit şemsiye bağlayarak ilk deneyimini yapmıştır. Ancak o, buluşunu o seviyedeki bir yükseklikten, yangın çıkan bir binadan atlayarak kaçmak için düşünmüştü.

Ciddi anlamda ilk atlamanın şerefi ise Fransız Andre-Jack-ques Garnerin’e aittir. 1769 Paris doğumlu Garnerin Fransız ordusunda 1793 yılında müfettiş olmuş, ingiltere’de iki yıl hapis yatmış ve dönüşünde 1797 yılında ilk atlayışını 1.000 metreden bir balondan yapmıştır. Bu ilk paraşüt şemsiye şeklindeydi, çapı yedi metreydi ve ketenden yapılmıştı. Garnerin daha sonra birçok gösteri atlayışı yapmış, hatta bir keresinde 1802 yılında İngiltere’de 2.400 metreden atlamıştır.

Önceleri ketenden yapılan paraşütler, sonraları ipekten yapılmaya başlanıldı. Uçaktan ilk atlayışı gerçekleştiren ise 1912 yılında, ABD Kara Kuvvetleri’nden Yüzbaşı Albert Berry oldu.

Birinci Dünya Savaşı başlarında uçaktan paraşütle atlamanın pratik olmadığı görüşü hakim olduğundan, sadece gözetleme balonlarında görevli olanların, uçak saldırılarından kaçışlarında çok yaygın olarak kullanılmıştır.

Birinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru paraşütün uçak pilotlarının da can dostu olduğu anlaşılmıştır. İkinci Dünya Sava-şı’nda ise uçak ebatlarının büyümesi ve teknolojilerinin gelişmesi ile insanların ve birliklerin yere indirilmeleri dışında silahları indirmek, mahsur kalan birliklere ikmal malzemesi göndermek, ajanları indirmek gibi birçok alanda kullanılmışlardır.


 

Kalemin Milyon Yıllık Tarihi

İşaret parmağından çiviye, bambu kamışlardan kuş tüylerine, mürekkepli kalemlerden kurşunkaleme, daktilodan klavyeye kadar gelen yazı araçlarının serüveni nasıl devam edecek?




NEDEN KALEM KULLANIYORUZ? BİLGİSAYARIN GELMESİYLE KALEM ÖLDÜ MÜ? CEVAP: DÜŞÜNCE ÖLÜR MÜ Kİ, KALEM ÖLSÜN!
Bir kuş, bir fare, bir kurbağa ve beş tane ok. Bu varlıklar, otuz kelimenin söyleyebileceklerini anlatmak için kullanılırdı önceleri; yazımızın ve kalemimizin olmadığı zamanlarda. İskitler, komşuları Perslere diyorlardı ki: Bir kuş gibi uçmayı, bir fare gibi toprağın altında saklanmayı, bir kurbağa gibi bataklıkta sıçramayı bilmiyorsanız, bizimle savaşmaya sakın ola kalkışmayın. Topraklarımıza ayak bastığınız anda, oklarımızın şiddeti sizleri yok edecektir.

Kalemin tarihi yazının tarihinden eskidir. Ne kadar eski olduğunu anlamak için işaret parmağınıza bir bakın. Toprağa ya da kuma, atalarımızın bu parmaklarıyla ilk işareti çizdiği zamanların, tarihin başlangıcı saydığımız yazının icadından bin yıllar öncesi olduğunu siz de fark edersiniz. Parmaklarımızın yerini alan kalemin yazıyla birleşmesi, Sümerlerin düzgün tabletler üzerine yazmak için çivi ve keskin objeleri kullanmasına rastlar. Parmak ve çividen sonrası; kamış fırçalar, şimşir veya metal levhalar, fildişi kalemler, kuş tüyleri, mürekkepli kalem, kurşunkalem, tükenmez kalem, daktilo, klavye ve gözler diye günümüze gelir.





Her şey Mezopotamya'da başladı. Sümerler ve Akadların paylaştığı topraklarda, yaklaşık altı bin yıl önce ilk piktogramlar (resim yazılar) çizilmeye başlandı. Bulunan ilk tabletlerdeki piktogramlar daha çok ziraat kayıtları için tutulan muhasebe hesaplarıydı. Bu işaretler, yumuşak kil tabletlere sivri uçlu kamış kalemlerle çiziliyordu. Kalemin atası sayılan sivri uçlu bu kamışlar, taze kil üzerinde yuvarlak şekiller çizemiyor; aksine daha köşeli ve düz, yani çivi biçimli kalıp çizgiler çekmeye yarıyordu. Bu yüzden yazı, çivi yazısı olarak adlandırıldı, kamış kalem de çivi olarak akıllarda kaldı. Piktogramların MÖ 3000 yıllarında daha çizgisel işaretlere dönüştüğü yıllarda, Mısır'dan Çin'e birçok bölgede farklı yazı sistemleri ve araçları doğuyordu. Eski Mısırlılara göre yazıyı yaratan Tanrı Thot, onu insanlara bağışlamıştı. Tanrıların yazısı anlamına gelen 'hiyeroglif', daha çizgisel ve geometrik çivi yazısından farklı olarak, şiirsel ve hayranlık verici bir üslupla çizilen resimlerden oluşur. Bu yazı, Nil Deltası'nda bol yetişen bir bitki türü olan papirüs üzerine yazılırdı. Bu yüzden yazıcı, kullanım amacına uygun olarak, ucu yontulmuş veya düzleştirilmiş bir kamışla çalışırdı. Mısırlıların kullandıkları mürekkep; is tozu ve su karışımına bir tür yapıştırıcının eklemesi ile elde ediliyordu.




Aslında ilk mürekkep, MÖ 2697'de Çinli filozof Tien-Lcheu tarafından bulunmuştu. İs, gaz yağı, misk ve eşek derisinden elde edilen bir tür yapışkan maddeyle yapılan bu mürekkep, ilk başta hiyerogliflerin siyaha boyanmasında kullanılırken, sonraları hem kağıdın hem de mürekkepli kalemlerin icat edilmesini sağladı. Romalıların daha da geliştirdiği kamış kalem, tüp şeklindeki bambu veya sazlardan yapılıyordu. Tüpün bir ucu kesilip içi mürekkeple dolduruluyordu. MS 400'lü yıllarda bulunan yeni mürekkep formülü, yüzyıllarca kullanılacaktı. Buna göre mürekkebe demir tozu, meşe palamudu tozu ve reçine gibi maddeler katılıyordu.






Yüzyıllar boyunca kullanılan tüy kalemler de bu formülden üç yüzyıl sonra geliştirildi. En değerli olanları, ilkbaharda canlı kuşlardan alınan, sol kanadın dışındaki ilk beş tüyden yapılırdı. Kanattaki tüyler dışa doğru eğimli olduğundan, özellikle sağ elle yazanlar için en uygun açıyı sağlıyordu. Zor bulunduğu için kuğu tüyü daha kıymetliydi. Daha çok bulunan kartal, baykuş, şahin, hindi ve horoz tüyleri de uzun zaman kullanılan kalemlerdendi. Ne ki, bu kalemler kuştan koparılır koparılmaz kullanılamazdı. Hazırlanması için en az bir haftaya ihtiyaç vardı. Tüy kalemlerin olumsuz yanı ise, kâğıda mürekkep damlatmamak için çok dikkat ve deneyim gerektirmeleriydi. İşte bu zorluk, bugün kullandığımız kalemlerin icadını zorunlu kıldı.
Önce Havada Sonra Karada: Tükenmezkalem
'Çok böbürlenmeyeyim ama, yazmak için yeni bir gereç bulduğumu sanıyorum...' Bu alçakgönüllü sözlerin sahibi Aix-la-Chapelleli yargıç Johanne Jantssen'dir. Aynı yıllarda Boston Mechanic, çelik kalemi kastederek; 'Kentimizde çok iyi tanınan saygıdeğer vatandaş Perregrine Williamson bu kalemi bulmuştur' der. 1808 tarihli bir Alman yayını, çelik kalem buluşunu Königsbergli bir öğretmene mal eder. İddialar şunu gösterir ki, mürekkepli çelik kalemler 18. yüzyılın sonlarına doğru, dünyanın çeşitli yerlerinde bulunmuştur. Alonzo Townsend Cross'un 1878 yılında geliştirdiği ve patentini aldığı stilografik kalem ise günümüzün tükenmez kalemlerinin öncüsü sayılır. Cross, yine 1846'da mekanizması bugün bile kullanılan, ilk mekanik aksamlı kurşun kalemi de geliştirir.

Kaz tüyünün 1000 yıldan fazla kullanılmasının nedeni, onun niteliklerine eşdeğer bir madde bulunamamasından geliyordu. Kâğıdı yırtmayacak kadar yumuşak ve esnek tek maden altındı ve bu çok pahalıya geliyordu. Elle yapılan çelik kalemler çok sert olduğu için istenilen sonuç elde edilemiyordu. Endüstri Devrimi ile gelişen mekanik yöntemler, ucuz ve nitelikli çelik kalemlerinin üretimini de beraberinde getirdi. Ne ki, 1884 yılında Lewis Edson Waterman, o güne kadar yapılan kalemlerden daha iyi bir kalem tasarladı. Bu dolmakalemin ucunda bir hava deliği ve üç küçük kanal yer alıyordu. Böylece mürekkep kâğıda damlamıyor ve kalemin ucuna daha kolay gelebiliyordu. Bugün de bir dolmakalemde, geliştirildiği yıllardaki gibi dört ana bölüm bulunur. Kâğıtla temas eden uç, uca mürekkep sağlayan altındaki mekanizma, kalemi tutmamıza yarayan birleştirici silindir ve silindirin içindeki mürekkep haznesi. Bu hazneye mürekkep doldurmak için 20. yüzyılın ilk çeyreğinde özel basınç sistemleri kullanıldı. 1950'lere gelindiğinde ise, bugün kullandığımız değiştirilebilir kartuşlar geliştirildi. Ne ki, 50'lerde dolmakalemin pabucu çoktan dama atılmıştı.

19. yüzyıl sonlarında, dolmakalemle aynı tarihlerde geliştirilen tükenmezkalem, ne gereği var denilerek seri üretimine geçilmeyen bir denemeden ibaretti. Lazslo Josef Biro adlı Macar gazeteci, 1938 yılında bugün de kullandığımız tükenmezkalemlerdeki sistemi geliştirdiğinde ise sadece kendi zorluklarını aşmak istiyordu. Gazeteci olan Biro, baskıda kullanılan mürekkebin gazete sayfalarında hemen kuruduğunu fark etti. Bu mürekkebi, dolmakalemde de denemek istedi, ama olmadı. Diğerlerinden daha yoğun olan bu mürekkep, dolmakalemin ucuna akmıyordu. Bu yüzden dolmakalemin ucundaki düzeneği değiştirerek buraya bir bilye yerleştirdi. Bilye her turda aldığı az miktardaki mürekkebi, düzgünce kâğıda geçiriyordu. 20. yüzyılın ortalarında gelişen uçak endüstrisi de, tükenmezkalemin dünya çapında kullanılmasının yolunu açtı. Şöyle ki, uçaklar 2 kilometrenin üzerine çıktıklarında hava basıncı azalıyordu. Dolmakalemin içindeki mürekkep atmosferik basınçta doldurulduğu için, daha düşük basınçta kendiliğinden aktığından, hem yazıları hem de giysileri berbat ediyordu. İkinci Dünya Savaşı'nda hava kuvvetlerinde yoğun olarak kullanılan bilye uçlu bu kalem, zamanla günlük hayatımızın en önemli aracı haline geldi. Yani, birçok kalemde pilot ibaresini görmenizin nedeni, sadece kalemin uçurmasından değil. Kalem neyi mi uçurur? Kelimeleri, düşünceleri, duyguları, yani sizi!
Bakir Topraklarda Yağız Bir At
'Ben sanatçıyım, bir nesne oluşturmamdan değil, yazı aracılığıyla vücudumun bakir bir yüzeye, ritmik olarak bir şeyler çizip yerleştirmesinden kaynaklanıyor bu.'
Roland Barthes, Yazının Uygarlığı.

Yazı yazmayı neden bu kadar çok seviyorum? Barthes, bu soruya cevap ararken, yazının sanata ait bir alan oluşturduğunu söyler ve yukarıdaki cümleyi yazar. Hem sorunun hem de cevabın hemen yanı başında şu da kafamızı kurcalar: Neden hâlâ kalem kullanıyoruz? 19. yüzyılda kalem teknolojisi gelişirken, başka yazı gereçleri de keşfediliyordu. Daktilo bunların başında geliyordu. Ardından ilk hesap makineleri ve ilk bilgisayarla birlikte klavye geldi, daktilonun da yerini aldı. Şimdi ise teknolojinin üzerinde çalıştığı şey klavyesiz yazı, yani araçsız. Geliştirilen bazı programlar sayesinde, bilgisayar ekranında gözünüzün odaklandığı harfler yazıya dönüşüyor. Yani artık yazı aracı ve onu kullanan el yok. Söz oluştuğu yerden dışarıya aktarılıyor, kafatasımızdaki organlarımızdan. Milyon yılların getirdiği genetik pratik, yani beynimizle ellerimiz arasındaki en önemli alışverişin büyük bir kısmı sonlanıyor. Yapay zeka, gerçekten de amaçladığına yaklaşıyor. Dijital beyin, düşünceyi ve aracılarını kendi içinde üretip dönüştürüyor. Ama yine de elimizde kalem var, hatta şimdi benim elimde, bu kelimeleri ilk önce kâğıda aktarırken. Neden hâlâ kalem kullanıyoruz?

Bu da, birçok şey gibi, Gutenberg'e uzanır. Daktiloyla, klavyeyle ya da araçsız yazı, hep matbaanın uzantılarıdır. Bunların hepsi yazılanı, yani sözü çoğaltmak için varlar. Hepsinin ruhunda sözün daha çok kişiye ulaşması ve daha hızlı üretilmesi yatıyor. Hız ve bilgilendirme, bunlar çağımızın diğer adları. Aslında dünyamızı döndüren, zamanımızı eviren ve çevirenler. Neden 21. yüzyıla, büyük devletlerin literatüründe 'Enformasyon Çağı' yazıyor da, bizim gibi ülkelerde 'Bilgi Çağı' diye okunuyor? Neden, bilginin İngilizce karşılığı 'Know How'ken, bilgilendirmenin karşılığı olan 'Information'a da 'Bilgi' diyoruz? Şimdi bunu düzeltebiliriz, çağımız 'Bilgilendirme Çağı'. Biz bilgilendiriliyoruz sadece, birileri düşünüyor ve istediklerini bize söylüyor. Söylenene ise biz bilgi diyoruz, çünkü bildiğimizi sanıyoruz. Yaptığımıza yanılgı diyebiliriz. Çünkü onlar bildiriyorlar, biz bilgilendiriliyoruz. Söyledikleri sözler hızla yazılmak ve hızla çoğaltılmak zorunda. Kalemin yerine geliştirilen diğer yazı araçları, işte bu alanda top koşturuyorlar. İşte kalem tutmanın farklı yanlarından biri de burada duruyor. Sormamız gereken, bilgi nerede doğdu? Kim düşündü? Kim yazdı? Kalem kimin elinde?


Kalem sanatın ve felsefenin elinde. Bu cümle günlük yaşantının içinde her an kullandığımız kalemi yadsımıyor; aksine kalemin bizden ayrılmayan tarafını vurguluyor. Nedir, Gutenberg'in icadından sonra el yazısının, yani kalemin unutulacağı düşünüldüğünde, Rimbaud kalem tutan elin düşüncenin vazgeçilmez aracı olacağını söylemişti. Düşünce sonsuzdur. Barthes'in bahsettiği yüzeyin bakirliği de sonsuz olasılık sağlar. Elinizde kalemle boş bir kâğıdın başına geçtiğinizde, düşünecekleriniz ve hissedeceklerinizi ancak önceki deneyimlerinizden tasavvur edebilirsiniz. Sonrasındaki macerada, eliniz kâğıt üzerinde hareket ederken, düşüncelerinizin kıvrımlarına da dokunur. Harfler birbirini tamamlar, kelimeler birbirine bağlanır, duygu düşüncenin içinde ağ kurar. Bu haz, tarih öncesi devirlerde mağara duvarlarına çizilen resimlerden bile kök alır. O resimler yazı değilse de, simgesel anlamlar sözü tanımlar. Çizgiler içgüdümüzün sesidir. Barthes'in de dediği gibi, bir yere bir şeyler çizme insanın bir arzusudur. Bu arzu yazının vücuttan kaynaklanmasından doğar. Birçok resimde gördüğümüz grafikler şunu gösterir ki; yazmak yalnızca teknik bir edim değil, vücudun keyif almasıyla ilgili bir pratiktir de. Düşüncenin söze aktarılışı sanata ait bir alanda gerçekleştiği içindir ki; kalem sanatın ve felsefenin elindedir.

Bunca yazı aracından sonra, 'Kalem öldü mü? Daha ne kadar kullanırız' sorularını şimdi kendiniz cevaplayın. Boş bir kâğıt alın. En basitinden bir imza atın, ki elinizin uzun yıllarda yarattığı o pratikteki kıvrımları ve köşeleri görün. Sonra düşünün, düşünürken kaleminiz oynasın. O sırada kalemin duyguyu ve düşünceyi nasıl işlediğini hissedin. Bu arada şunu da söylemeyi unuttum; düşünce ölür mü ki, kalem ölsün?

Fermuarın icadı, yapısı ve kullanımı

Fermuarın icadı birçok icatçının denemelerinden sonra gerçekleşti. İlk denemeler 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren başladı. Bu yönde, dikiş makinesini icat eden Elias Howe, 1851’de ‘Otomatik Daimi Elbise Kapatma’ ( Automatic Continuous Clothing Closure) için bir patent aldı. Dikiş makinesinin başarısından olmalı ki; Elias kendi aletinin pazarlamasıyla uğraşmadı. Böylece, Howe kabul edilen ‘Fermuarın Babası’ olma şansını kaybetti.
Kırk yıl sonra, Mr. Whitcomb Judson, 1851’de Howe patentine benzer bir aleti, ‘Kaygan – Kopça’ (Clasp Locker) pazarladı. Judson, erkek ve kadın potinlerinin tutturulmasında kullanılan uzun ayakabı bağlarının yerini alabilecek bir icat girişiminde bulundu. Aleti pazarlayan ilk kişi olmak, Whitcomb’a ‘Fermuarın İcatçısı’ olma itimadını verdi. Fakat onun 1893 patentinde fermuar kelimesi bulunmuyordu. Clasp Locker karmaşık bir çengel-göz ayakkabı tokasıydı. Birbirine kilitlenen sıralı çengel ve ilmikler, kayıcı bir parça çekilerek açıp - kapamaya yarıyordu. "Ayakkabılar için kilitleyici veya kilit açıcı mekanizma" üzerinde oldukça çalışmasına rağmen, insanlar giysilerinin üzerinde bir "makine" taşımaya pek hazır değildi.
Daha sonra iş adamı Colonel Lewis ile birlikte, yeni aletin üretimi için Universal Fastener Company adlı şirketi kurdu. 1893 Chicago Dünya Fuarında halka ilk gösteriminde, Clasp Loker çok az ticari başarı ile karşılaştı.
İsveç göcmeni Kanadalı elektrik mühendisi Gideon Sundback Universal Fastener Company için çalışmak üzere işe alındı. İyi tasarım bilgisi ve fabrika müdürünün kızıyla evlilik, Sundback’i Universal’da tasarımın en üst pozisyonuna getirdi. Sundback, mükemmelden uzak Judson C- Curity Fastener’ı geliştirmekle sorumluydu. Maalesef, karısı 1911’de öldü. Kederli koca, uzun uğraşlardan sonra 1913’te modern fermuarın tasarımını yaptı.
Sundback 1917’de ‘Ayrılabilir Tutturucu’(Separable Fastener) patentini aldı. Ayrıca, Sunback yeni ürün için üretim makinesini da yaptı.

Hesap makinesinin icadı



Hesap makinesi, ilk zamanlar dört işlemi yapabilen, daha sonraları geliştirilerek her türlü sayısal işlemi yapar duruma getirilen elektronik veya mekanik bir araçtır.
İlk hesap makineleri abaküsler idi. 1623 yılında Wilhelm Schickard ilk kez dört işlemi bir arada yapabilen hesap makinesini Almanya’daki Heidelberg Üniversitesinde geliştirdi. Schickard geliştirmiş olduğu araç ile astronomi, matematik, alan ölçümleri, yüz ölçümü hesaplama ve haritacılık işlemlerinde kullanmıştır. Geliştirmiş olduğu cihaz oldukça karmaşık ve herkesin kolaylıkla kullanamayacağı bir çalışma sistemine sahipti.
Yirmi yıl kadar sonra, 1645 yılında Fransız filozof Blaise Pascal, vergi tahsildarı olan babasına yardımcı olmak için bir hesap makinesi tasarladı. 1799 yılına kadar kullanılan bu mekanik aygıt, kadranlarla girilen sayıları toplayıp çıkarıyordu. Gottfried Wilhelm Leibniz 1671 yılında toplama ve dört işlemi yapabilen mekanik bir aygıt geliştirdi. Ancak bu aygıtlar, çok yaygın olarak kullanılmamıştır. Bunlardan yaklaşık bir asır kadar sonra Charles Xavier Thomas’ın bulduğu dört işlemi ve karekök alma işlemini yapabilen Aritmometre, 1970’lere kadar kullanılmış olan mekanik hesap makinelerinin atası olmuştur.
Daha sonra üretilen bu hesap makineleri, ara sonuçları toplayan, eski sonuçların saklanıp gerektiğinde kullanılabilmesini sağlayan, trigonometrik, istatistiksel ve ileri matematik işlevleri içeren ve yazılımlanabilme özellikleri ile daha çok bilgisayarlara benzeyen çok karmaşık elektronik cihazlar hale gelmiştir.

Hesap makinesi türleri

  • Şeritli hesap makinesi : Genelde muhasebe alanında kullanılan, denetimi sağlamak için kağıda baskı yapabilen hesap makinesi
  • Cep hesap makinesi : Dört ana işlemle beraber en az aritmetik işlevleri gerçekleştirebilen en basit ve küçük boyutlu hesap makinesi
  • Yazılımlanabilir hesap makinesi: Karışık hesapların tek tuşa yazılımlanarak işlemlerin hızla yapılabildiği hesap makinesi(bilimsel hesap makinesi olarak da bilinir.)

Veri girme şekilleri

  • Standard işlem : İşlem sırasına göre rakam ve matematik işaretlerinin makineye aktarımı ( ' 2 + 2 = ': sonuç 4 )
  • RPN işlem : Önce rakamların sonra matematik işlemin makineye aktarımı ( ' 2 ent 2 + ': sonuç 4 )
Kaynak: wikipedia

Fotokopi Makinesinin İcadı

 
Chester Carlson fakir bir Ailenin çocuğu olarak 1906 yılında Amerika'da dünyaya geldi. Köhne bir barakada büyüyen Chester Carlson, anne ve babasını tüberkülozdan kaybettiğinde, bu yaşantıdan ancak bir şey keşfederek kurtulabileceğini anladı. Küçük yaşlardan itibaren çalışmaya başlayan Chester Carlson, zor koşullara rağmen eğitimini sürdürdü ve Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'nde Fizik eğitimi aldı. Okuldan sonra bir tescil ofisinde asistan olarak çalışmaya başlayan Chester Carlson'un Kağıt ağırlıklı bir işi vardı ve sürekli olarak belge çoğaltıyordu.
O zamanlar bir belgenin çoğaltılması için ya fotoğrafının çekilmesi ya da elle yazılarak kopyalanması gerekiyordu. Bu iki yöntem de, çok pahalı ve zaman alıcıydı. Bu şekilde belge kopyalamanın çok zor olduğunu gören Carlson, kopyalamanın daha kolay bir yolunu bulmaya karar verdi.
New York kütüphanesinde aylarca fotoğrafçılık üzerine yazılmış bilimsel araştırmaları inceledi ve bu konuda deneysel araştırmalar yapmaya başladı. Carlson, fotoiletken özellikli materyaller üzerinde Elektrostatik denemeler yaptı ve Elektrik ışığına maruz kalan nesnelerin görüntülerini yansıttıklarını keşfetti. Carlson, 22 Ekim 1938 tarihinde ilk Xerografik görüntüyü keşfettiğinde 32 yaşındaydı. Bu buluşa daha sonra eski Yunan'da kuru ve yazma anlamlarına gelen kelimelerin birleşiminden Xerografi adı verildi.

Carlson, Xerografi keşfi için Patent başvurusunda bulundu ve buluşunu nihai bir ürün haline getirmek için büyük firmaların kapısını çaldı ve bu firmaları buluşuna yatırım yapmaya ikna etmeye çalıştı. IBM, General Electric, Kodak, RCA gibi büyük firmalar Chester Carlson'u dinlediler ama bu buluşu yatırım yapmaya değecek kadar önemli bir buluş olarak değerlendirmeyerek, Chester Carlson'un teklifini reddettiler.
Yıllar süren bu süreç sonunda Haloid adında fotoğraf malzemeleri satan bir firma, Chester Carlson'un buluşunun önemini kavrayarak, bu buluşa yatırım kararı aldı. Bu riskli yatırım kararını alan Haloid şirketi, 1961 yılında ismini “Xerox Corporation” olarak değiştirdi.
Chester Carlson'un keşfinin, kolay ve hızlıca siyah beyaz fotokopi çeken bir ürün haline gelme süreci yıllar aldı. 1949 yılında kamuoyuna tanıtılan ilk ürün denemesinden sonra, 1961 yılında piyasaya sürülen Xerox 914, basitçe ve çabukça siyah beyaz kopyalama yapan ilk otomatik fotokopi makinasıydı. Xerox 914 ürünü o kadar başarılı oldu ki yıllar sonra, Fortune dergisi Xerox 914'ü Amerika'da satışa sunulan gelmiş geçmiş en başarılı ürün seçti. Xerox, 2000'li yıllara gelene kadar Xerox 914'e servis vermeye devam etti.
Chester Carlson 1968 yılında öldüğünde 62 yaşındaydı. Chester Carlson buluşçu kimliğinin ötesinde hayatını başkalarına yardım etmeye adayan bir kişi idi. Ölmeden önce Xerografi keşfi ile elde ettiği 100 milyon doların üzerindeki servetini hayır kurumlarına bağışladı.
Chester Carlson'un yaşamı ve buluşu ile ilgili yüzlerce makale yazıldı ve bilimsel araştırma yapıldı. Chester Carlson ölmeden önce ve hatta öldükten yıllar sonra bile bir çok başarı ödülüne layık görüldü. Araştırmacı yazar David Owen tarafından 2004 yılında Kaleme alınan “Saniyeler içinde kopyalama” adlı kitap, tüm detayları ile Chester Carlson'un bu sıradışı buluşunu ve yaşamını ortaya koyan en son eserlerden biridir.
Chester Carlson'un açtığı buluşçu yoldan ilerleyen Xerox, Xerografi buluşunu temel alarak binlerce yeni buluşa imza attı ve dünya üzerinde yenilikçi ve buluşçu kimliği ile bir çok yeni sektör yaratan ve insanoğlunun günlük yaşamını değiştiren bir firma oldu.
Xerox, şu an dünya üzerinde 130 ülkede faaliyet gösteren, üç farklı kıtada yer alan bir çok AR-GE Merkezi, 65.000 çalışanı ve 16 milyar dolar cirosu ile alanında pazar lideri ve teknolojiye yön veren büyük firmalardan biri.

Kaynak: diyadinnet

24 Ocak 2011 Pazartesi

Zeplin'in icadı

Zeplin, bir tür hava gemisi olup, ulaşım aracı olarak kullanılan itme kuvvetiyle yol almalarını sağlayan motorları ve havada yönlenmesini sağlayan dümenleri olan puro biçiminde ve altında yolcu kabini bulunan güdümlü balonların genel adıdır. Omurgalı güdümlü balonların en başarılı yapımcısı olan Kont Ferdinand von Zeppelin adlı Alman güdümlü balonların isim babasıdır. İlk zamanlar hidrojen ile dolu olmasına karşın 1937'de Hindenburg faciası üzerine içine hidrojen yerine helyum kullanılmaya başlanmıştır.
  
LZ1'in Bodensee üzerindeki ilk kalkışı, 1900

İlk uçuş

Zeplinden Manhattan manzarası

Başarılı olmuş ilk uçuş Fransız mühendis Henri Giffard tarafından 24 Kasım 1852 yılında gerçekleştirilmiştir. Giffard 160 kg ağırlığındaki ve 3 BG’ndeki buhar makinasını 43 metre uzunluğunda ve 12 metre çapındaki , hidrojenle dolu bir torbanın altına takarak Paris’ten havalanıp 30 km uzaklıktaki Trappes’e uçarak gerçekleştirilmiştir.
İlk zeplin 128 metre uzunluğunda ve 11 metre çapındaydı. Alüminyumdan oluşan iskeleti, pamuklu bir bezle kaplıydı. İskeletin içinde hidrojen taşıyan gaz baloncukları vardı. 2 Temmuz 1900’de havalandırılan zeplin, 400 metre yükseklikten uçarak 6 kilometrelik bir yolu 17 dakika 30 saniyede aldı.
Bu ilk zeplinin başarısı üzerine yenileri de üretildi. Özellikle Alman Savaş Bakanlığı zeplin üretimini destekledi. I. Dünya Savaşı sırasında Paris ve Londra zeplinlerle bombalandı.
Atlas aşırı uçuşlara başlayan zeplinler, 52.000 kişiyi Atlas Okyanusu'nun iki kıyısı arasında taşıdıktan sonra, yeni yolcu uçaklarının geliştirilmesi ve büyük kazalar nedeniyle 1950’lere gelmeden üretimden kaldırıldı. Günümüzde sadece ABD’de reklam amaçlı olarak kısıtlı sayıda üretilmektedirler.

Yapılan güdümlü balonlar

Zeplin adı Ülke Yapıldığı tarih Açıklama
R-33 Birleşik Krallık 1916
R-34 Birleşik Krallık 1916 1919 yılında Atlas Okyanusu'nu aşarak New York'a ulaştı ve geri döndü
R-38 Birleşik Krallık
ABD'nin şiparişi ile yapılan gemi havada ikiye bölündü ve 44 kişinin ölmesine sebep oldu
Shenandoah ABD 1923 Eylül 1925 tarihinde Ohio üzerinde bir kasırgada parçalandı
Graf Zeppelin Almanya 1926 1929 yılında dünya çevresini 20 günde dolandı. Avrupa ile ABD arasında yük ve yolcu taşımacılığında kullanıldı
Akron ABD 1928 1933’te bir fırtına sırasında taşıdığı 70’den fazla insanla denizde kayboldu
R-100 Birleşik Krallık 1929 Temmuz 1930 yılında Kanada’ya uçtu ve ertesi ay geri döndü
R-10 Birleşik Krallık 1929 5 Ocak 1930 tarihinde Hindistan'a gitmek için yola çıktı. Fransa'da Beauvais yakınlarında düşüp parçalandı.
Macon ABD 1933 Şubat 1935 tarihinde Büyük Okyanus'a düşüp parçalandı
LZ 129 Hindenburg Almanya 1935 1936 yılında Atlas Okyanusu'nun iki yakası arasında 10 kez yolcu getirip götürmüştür. 1937 yılında New Jersey'e ilk uçuşunda ateş alarak 2 dakika içinde yanarak yok olmuştur
Dubai'nin Ruhu Dubai 2006 Palm Dubai'nin reklamı için yapılmış dünyanın en büyük zeplini




Reklam amaçlı zeplin kullanımı

Bugün dünyada en yaygın zeplin kullanım amacıdır. Dünyanın birçok ülkesinde zeplinler alternatif etkin bir reklâm mecrası olarak kullanılır. Bu konuda Good Year dünyada öncüdür. Goodyear II. Dünya Savaşında kendi zeplinleri üretmekteydi. Fakat bir süre sonra Goodyear kendi zeplin üretimini durdurdu. Bugün Kuzey Amerika da ise 3 Goodyear Zeplin birden uçurmaktadır. Zeplinlerin Goodyear`ın bir dünya markası olmasında önemli rol oynadığı söylenir.
Dünyanın birçok büyük (Fortune 500 dâhil) Firmaları bugün bile Zeplin Reklâm kullanmaktadır. Bunlardan biri olan BMW, 2004 senesinde BMW 1 serisinin tanıtımı amaçlı Avrupa turunda (Transeuropean Tour) 1 haftalığına İstanbul’a da gelmiştir. Türkiye zeplinle ilk 1929 yılında Graf Zeppelin, yani D- LZ 127 Türkiye üzerinden geçerek Orta Doğu'ya gitmesi ile tanışmıştır. 1998 yılında Koç Zeplin kullanmaya başlamıştır. Koç Zeplin Amerikan menşeli imalatçı firma American Blimp Corporation (ABC) tarafından imal edilmişti. Modeli A-150 modeliydi, 50m uzunluğundaydı ve Ekim 1998`de Koç`a teslim edilmişti.
Zeplin Reklâmların daha yaygın kullanılmamalarının tek sebebi ise yüksek yatırım maliyeti ve aylık operasyon giderleridir. Zeplinler hangar gerektirir. Helyum ise pahalı bir gazdır. Ayrıca büyük zeplinler için 12-13 kişilik dev yer ekibi gerekmektedir.

Kaynak: wikipedia

Radar nedir? Radarın icadı

Radar, uzaktaki nesneleri radyo dalgalarının yansıması yardımıyla tespit eden cihazdır. Radar şu kelimelerin baş harflerinden oluşmaktadır:

RAdio Detecting And Ranging

Radyo Algılama ve Menzil Tayini

 
Şekil 1. Radarın çalışma prensibi

Radarın çalışma prensibi ses dalgası yansıma prensibine çok benzer. Sesi yansıtan bir nesneye doğru bağırılması halinde (örneğin bir kayalık vadide veya mağarada) bir yankı işitilir. Eğer sesin havada yayılma hızı biliniyorsa nesnenin mesafesi (menzil), yansıma zamanı ölçülerek hesaplanabilir.
Dönüş yankısı için geçecek süre, ses hızı ve nesnenin mesafesi biliniyorsa kabaca hesaplanabilir. c ışık hızı ve t yansıma zamanı olmak üzere bir cismin radara olan menzili ® şu formül ile bulunur:

 Radar, elektromanyetik enerji darbelerini Şekil 1′de görüldüğü gibi sesin yansımasına benzer bir tarzda kullanır. Radyo dalgaları ile taşınan enerji nesneye ulaşır ve tekrar nesneden yansıyarak geri döner. Enerjinin buradan küçük bir kısmı yansır ve radara geri gelir. Dönen bu bölüme aynen ses terminolojisinde olduğu gibi “yankı” adı verilir. Radar seti yankıyı yansıtan nesnenin yön ve mesafesini tespit etmek için kullanır.
Alman mühendis Christian Hülsmeyer elektromanyetik dalgalar ile gemilerin yerini belirlemekte kullanılabilen icadını tescil ettirmek için 1904 yılında Almanya ve İngiltere’de patent başvurusunda bulundu.
30 Nisan 1904 tarihinde Kraliyet Patent Dairesi, Christian Hülsmeyer tarafından geliştirilen, “uzaktaki metal nesnelerin yerini bir gözlemciye bildiren” cihazı 165 546 Nolu belge ile tescil etti.
Patent belgesinde bir yansıma sayesinde, gelmekte olan bir gemiyi tespit eden bir buharlı geminin resmi yer almaktadır. Ren nehrinde yapılan bir denemeyle cihazın kullanılabilirliği kanıtlandı. Savaşın doğurdugu ihtiyaçlar ve zorlamalar sonunda geliştirilmiştir.
Radarlar; kullanım alanlarına göre hava ve deniz radarları olmak üzere ikiye ayrılır. Hava radarları; askeri (stratejik) meterolojik, astronomik, hava limanlarında ve uçaklarda kullanılır.
Deniz radarları; askeri ve ticari gemilerde kullanılır. Radarlar çalıştığı frekans bandına göre de isimlendirilebilmektedir.


 

Radar anteni
Radarın Çalışma Prensibi
Radarın çalışması prensip olarak yankı olayına dayanır. Bir alıcı verici dizeninden oluşan radar, bir cismin varlığını tayin etme, bulunduğu yön ve uzaklığı ölçme işlevlerini yerine getirir. Radar cihazları temel olarak bir sinyal üreteci, bir verici, bir alıcı ve bir veya daha çok antenden oluşur.
Bu noktadan itibaren verilecek bilgiler özel bir cins kısa menzilli radar için geçerli olup tüm radar tiplerinde temel radar mantığı aynı olmakla beraber sistemler ve cihazlar çok farklı olabileceği unutulmamalıdır. Radar kademeleri olan verici, görüntü alıcısı ve anten gibi bölümlerde ihtiyaca yönelik olarak veya radarın yapılma amacına göre değişiklik göstermektedir.

Kaynak: wikipedia

Uçak ne zaman icat edildi?


history01.jpg1900 yıllarına doğru, bir gün Orville Wright, Ohayo’ daki Dayton şehrinin kütüphanesinde bir kitap okumuştu. Bunda bir adamın motorsuz uçağa benzer bir araçla, yani kocaman bir uçurtma ile uçtuğundan söz ediliyordu. Orville Wright bu büyük başarıya hayran oldu, kendisi de uçmak istedi. Onun bu merakı, kardeşi Wilbur’u da sardı. İki kardeş, uçak yapmak için çalışmaya başladılar. Wright kardeşler bisikletçilikle uğraşırlardı. Dükkânlarının içinde dolambaçlı bir tünel açtırdılar; bu tünelde oluşan rüzgârın kanatlar üzerinde nasıl etkiler yapacağını denemeye başladılar. Ayrıca uçurtmalar üzerinde de denemeler yaptılar. Artık hep bunlarla uğraşıyor ve yaptıkları uçak taslaklarını ilerletiyorlardı. En sonunda büyük bir uçurtma, yani motorsuz bir uçak yapmayı başardılar. Sonra bir de motor yaptılar. Bunları 1903 yılının 17 Aralık günü Kuzey Carolina’da bir yere götürdüler. Burada motoru uçurtmaya yerleştirdiler, yani uçurtmayı uçak şekline soktular. İki kardeş bu uçakla ilk defa hangisinin uçacağını kura ile tayin ettiler. Kurayı Orville kazandı.


wsu_tms353001.jpg
Çok soğuk ve güneşsiz bir gündü; kesici bir rüzgâr esiyordu; uçağın etrafındaki beş kişi ısınmak için kollarını açıp kapıyor ve yerlerinde sıçrıyorlardı. Fakat bu şiddetli soğuğa rağmen, Orviile uçağa fazla ağırlık yükletmemek için sırtına palto bile almadı. Saat onu tam beş geçe Orviile Wright uçağa bindi. Makine gürledi, aksırıp öksürdü ve uçak yükseldi; havada ileri gitti, yana kaydı; on iki saniye uçtuktan sonra 30-35 metre ileriye kondu. Olay, fevkalâde önemliydi ve medeniyet tarihinde bir dönüm noktası teşkil ediyordu. Yüzyılların rüyası, nihayet gerçekleşiyordu: İnsanlar, kendilerini toprağa bağlayan zincirleri kırmış, gökyüzünde uçmaya başlamışlardı.

Kaynak: bilgiustam

Kibriti İlk Kim Bulmuştur? Tarihi Gelişimi Nasıl Olmuştur?

1680’ de Robert Boyle, kükürtlü kibrit aracılığıyla ateşi elde etmeyi becerdi. Keşfedilmesinin üzerinden binlerce yıl geçmiş olmasına rağmen ateş pratik halde elde edilemiyordu. Önceleri bir çelik, bir metal parçasına sürtülüyor ve ateş elde ediliyordu. Boyle’ nin kibriti, zımpara kağıdına sürtülmek suretiyle ateş alıyordu.

1827'de John Walker adlı bir İngiliz kimyacı, bir tahta çubuğun ucunu çeşitli kimyasallarla kaplayıp kuruttuktan sonra, çubuğun herhangi bir yüzeye sürtülmesiyle ateşin ortaya çıktığı keşfetti. Walker'ın kullandığı kimyasallar da antimon sülfür, potasyum klorat, zamk (gum) ve nişastaydı. İcadı da Türkçeye sürtünme kibriti olarak çevireceğimiz (friction matches) kibrit çeşidiydi.

1831 yılında kullanılışı basit ilk kibrit ise 19 yaşındaki genç bir Fransız öğrenci olan Charles Sauria tarafından beyaz fosfor kullanılarak yapılmıştır. Kokusuz kibrit olmasına rağmen beyaz fosforun zehirli olmasından dolayı pek tutulmamıştır.

1855'de İsveçli Johan Edvard Lundstrom ilk güvenlik kibritinin patentini almayı başarmıştır. Yaptığı kibrit ise bir kutunun dış yüzeyine kırmızı fosfor sürüp kalan kimyasal maddeleri ise kibrit çöpünün uç kısmına yerleştirilmesi sonucu meydana geliyor. Beyaz fosforun zehirinden ve sürtünme kibritlerinde görünen şiddetli alev alma sorunlarını gidermiştir.

1889'da Joshua Pusey, ilk kibrit kutusunu icat edip patentini almış, 1896'da patentini Diamond Match Company'ye 4000 dolar ve bir iş karşılığında satmıştır.

23 Ocak 2011 Pazar

Ses duvarını aşan ilk icat nedir?


Kırbaç.

   Kırbaç 7000 yıl önce Çin'de icat edildi, fakat kırbaç "şaklaması"nın, kırbacın sapına çarpan derinin sesi olmayıp, mini bir ses duvarı patlaması olduğunun anlaşılması ancak 1927'de yüksek-hızda fotoğrafçılığın icadıyla mümkün oldu.

   Kırbaç şaklaması, kırbacın vurulması anında kendi etrafında katlanmasıyla oluşan halkadan kaynaklanır.

    Bu halka kırbaç boyunca ilerler ve kırbaç uca doğru iyice inceldiğinden halka gittikçe hızlanarak başlangıçtakinin 10 katı hıza ulaşır. "Şaklama" halkanın saate 1194 km hıza ulaşarak ses duvarını aştığı anda gerçekleşir.

    Pilotluğunu Chuck Yeager'ın yaptığı Bell XI, 1947'de sesi duvarını aşan ilk uçaktı. Bu uçak, 1948'de 21.900 metre yükseklikte saatte 1540 km hıza ulaştı ve bu hâlâ tüm zamanların en hızlı dokuzuncu insanlı uçuşudur.

    En hızlı insanlı uçuş rekoru hâlâ, 1967'de 31.200 metre yükseklikte saatte 6389 km hıza ulaşan X-15A'nındır.

    Dünya üzerinde bir insanın en hızlı yolculuğu ise Apollo-10'un 1969'da atmosfere yeniden girişi sırasında gerçekleşti. Bu aracın hızı kayıtlara saatte 39.897 km olarak geçti....

Yara bandı ne zaman icat edildi



Dünyanın ilk yapışkanlı hazır yara bandı Johnson & Johnson'ın piyasaya sürdüğü J&J Band-Aid yapışkanlı bandajıdır; firmada çalışan Earle E. Dickinson'ın 1920'de icat ettiği bu ürün 1921'de piyasaya sürüldü. Johnson & Johnson firması, 1885'te ameliyat pansuman ürünleri üretmek üzere kurulmuştu ve 1920'den çok daha önceden beri yapışkan cerrahi bant, gazlı bez ve benzeri ürünleri üretiyordu. Ama yapışkanlı yara bandı kapsamlı bir araştırma geliştirme çalışmasının değil, karısı Josephine'in sık sık kazaya uğraması nedeniyle, Dickinson'ın pratik zekasının bir ürünü oldu.


  Josephine'in yaralarına pansuman yapmak Dickinson'ın çok zamanını alıyordu; bu yüzden şirketin mevcut yapışkanlı bandaj ve gazlı bezlerinden kullanıma hazır bandaj yapmaya karar verdi. Önce yapışkanlı bandaj rulosunun bir miktarını açıp üzerine kısa gazlı bez şeritlerini yerleştirdi, kendi kendine yapışmasın diye üzerini krinolinle kapladıktan sonra ruloyu yeniden sardı. Bundan sonra tek yapması gereken, gerektiğinde ruloyu açıp hazır pansumanı kesmekti.


  Başlangıçta Dickinson'ın icadı pek tutulmadı, ama 1924'te Johnson & Johnson, bunları rulo yerine kesik şeritler halinde satmaya başlayınca, Band-Aid yara bantlarının evlerin vazgeçilmezleri arasına girmesi çok sürmedi. 1928'de İngiltere'de (Önce varikoz ülser tedavisinde kullanılan) başka bir yapışkanlı bandaj türü icat edildi.


  1856'da Thomas Smith, analitik ve farmakolojik kimyager olarak Hull'da bir firma kurdu. Kırk yıl sonra yeğeni Horatio Nelson Smith'i şirketine ortak yaptı ve 1928'de (bugün şirketin tek sorumlusu olarak kalan) Horatio yeni bir elastik yapışkanlı yara bandı icat etti. Yeni ürün tutmadı, ta ki bir cerrah bu yeni sargının, varikoz ülser hastalarına yararlı olacağını bir makalede duyurana dek. Smith akıllılık edip bu makaleyi tıp dünyasından elden ele dolaştırdı. Çok geçmeden bu sargı, Smith & Nephew şirketinin genel kullanım için en çok satılan ürünlerinden biri haline geldi; elastik yara bandı, patentteki tanımı benimseyerek Elastoplast ticari markasını aldı.

Fare kapanı ne zaman icat edildi?


Fare kapanı, yüzlerce yıl mucitlerin beceri sınırlarını zorlayıp durmuştu, ama 19. yüzyıl ortalarından itibaren yalnız ABD'de 4 bini aşkın fare kapanı patenti verilecekti. Klasik şekli, çüzgü filmlerin ölümsüzleştirdiği ve icadından beri geçen yüzyılı aşkın süredir hala günlük kullanımda olan yaylı tuzak, yani kapandır.


  İlk yaylı kapanı icat eden William Hooker patenti 1894'te aldı ve Out of Sight (Gözden Irak) adıyla pazarladı; logonun ortasındaki "O" harfinin içinden bir fare kafasını uzatmış bakıyordu. (Hooker; 1865 ve 1908 arasında 27 buluşun patentini aldı; ilki çalı budama makasıydı, ama diğer hepsi ya kapılar ya da hayvan tuzaklarıyla ilgiliydi.) Beş yıl sonra, John Mast çok benzer bir aygıt icat etti ve bugün dünyanın en çok satan fare kapanı olduğu söylenen Victor'u pazarlamak için Lititz'de bir fabrika kurdu. (Şimdiki adı Woodstream Corp.) Hooker'ın Out of Sight patentini almasından dört yıl sonra, James Henry Atkinson başka bir fare kapanının patentini aldı. Kapanını bağımsız olarak mı icat ettiğini, yoksa Hooker'ınkinden mi kopyaladığı tartışmaya açıktır;ancak, İngiltere Patent Bürosu'nun 1905'te belirlediği yeni kurallar uyarınca, tümüyle yeni birşey olmasaydı, bu icadın patentini alamayacağı kesindir. Atkinson daha önce de jaluziler, şömineler ve ütülerle ilgili patent başvurusunda bulunmuştu.


  Ardından 30 Aralık 1898'de, "fare, sıçan benzeri zararlılar için geliştirilmiş pedallı kapan" ın patentini almak üzere başvuruda bulundu. Bu patent, Atkinson'ın kapanını, Hooker'dan kopyaladığı yolundaki iddiaları zayıflatır; çünkü pedallı kapan, ancak fare kapanın üzerinde koştuğunda harekete geçiyordu.


  Sorun, Atkinson'ın Little Nipper adını verdiği klasik fare kapanını tanımlayan daha geliştirilmiş bir versiyon için aldığı 1899 tarihli patentti. Patente göre bu kapan, "konulan yem çekilirse çalışıyordu." Little Nipper, bugün de olduğu gibi, Gwent'teki tel fabrikası Procter Brothers tarafından üretilmişti.

Telefonu kim icat etti

Antonio Meucci.

Sağı solu belli olmayan ama bazende parlak başarılara imza atan Floransalı mucit Meucci ABD'ye 1850'de gitti.1860'ta,telefrofono adını verdiği bir elektrikli aygıtını çalışma modelini gözler önüne serdi.Meucci,Alexander Graham Bell'in telefon patentinden beş yıl önce,1871'de bir tür geçici patent (caveat) başvurusunda bulundu.

Meucci aynı yıl, Staten Island Feribotunun kazanının patlaması sonucu ciddi biçimde yaralanarak hastalandı.Çok iyi ingilizce bilmeyen ve işsiz olan Meucci 1874'te başvurusunu yenilemek için gerekli olan 10 doları gönderemedi.
Bell'in patenti 1876'da tescillendiğinde Meucci dava açtı.Meucci orjinal krokilerini ve çalışma modellerini Western Union'ın Laboratuvarına yollamıştı.Olağanüstü bir tesadüf eseri BELL tam da bu laboratuvarda çalıştı ve modeller esrarengiz bir biçimde kayboldu.

Meucci Bell'e açtığı dava dewam ederken 1889'da öldü.Bunun sonucunda icadın sahibi Meucci değil Bell oldu. 2002'de ABD temsilciler meclisi'nin aldığı ''Antonio Meucci nin hayatının ve başarılarının tanınması ve Meucci nin telefonu icat ettiğinin kabul edilmesi kararıyla denge kısmen sağlandı.

Bell'in tamamen bir sahtekar olduğunu söylemek istemiyorum.Bell gençliğinde büyükannesi başka bir odadayken onunla iletim sağlamak amacıyla köpeğine'masılsın büyükanne''? demeyi öğretmişti.Daha sonra telefonu partik bir alet haline getirdi.

Arkadaşı Thomass Edison gibi Bell de yenilik arayışında son derece acımasızdı.Yine Edison gibi, her zaman başarılı da değildi.Bell'in metal dedektörü yaralı Başkan James Garfield'in bedenindeki kurşunun yerini saptayamamıştı.Muhtemelen Başkan'ın yatağının metal yayları Bell'İn dedektörünü yanıltmıştı.

Bell'in hayvan genetiğine el atması, koyunlardaki ikiz ve üçüz doğumları arttırma isteğinden kaynaklandı.Bell,ikiden fazla meme ucuna sahip koyunların daha çok ikiz doğurduklarının farkına vardı.Tüm yapabildiği,daha çok meme ucuna sahip koyun ortaya çıkarmak oldu.

Hanesine yazılacak artılar arasında ise ayaklı teknenin (hydrofoil) icat edilmesine katkıda bullunması yer almaktadır.bu tekne 1919'da saatte 114 kmlik hızla sudaki hız rekorunu kırmış ve bu rekoru 10 sene boyunca elinde bulundurmuştur.Bell bu sırada 82 yaşındaydı ve bu teknede yolculuk yapmayı reddetmişti.

Bell her zaman için kendisinden önceliikle sağırların öğretmeni olarak bahsetti.Annesi ve karısı sağırdı ve genç Helen Keller'a ders verdi.Keller daha sonra otobiyografisini Bell'e adadı.

Buhar makinesini kim icat etti?

a. James Watt
b. George Stephenson
c. Richard Trevithick
d. Thomas Newcomen
e. Mısırlı Heron


Heron (bazen Hero -kahraman- olarak adlandırılır), Newcomen'in 1711'deki buhar makinesinden yaklaşık 1600 yıl önce bu makineyi icat etti.



Heron MS 62 yılı civarında İskenderiye'de yaşadı ve matematikçi ve geometrici olarak ün saldı. O aynı zamanda ileri görüşlü bir mucitti ve icat ettiği aeolopile ("rüzgar topu"), çalışan ilk buhar makinesiydi. Tepkili itimle aynı ilkeyi kullanan buhar itişli metal bir küre dakikada 1500 devir dönüyordu.



Heron'un şanssızlığına, kimse bu aletin pratikteki işlevini fark edemedi ve bu alet eğlenceli bir yenilikten başka birşey olarak görülmedi.



Şaşırtıcı gelecek ama, demiryolu 700 yıl önce Korinthos tiranı Periander tarafından icat edilmişti (keşke Heron bunu bilseydi). Diolkos (gemi kızağı) adlı mekanizma Yunanistan'daki Korinthos kıstağı boyunca 6 km yürütüldü; kireçtaşı kalıplarıyla kaplı bir yol içeriyordu ve bu yolu aralarında 1,5 m mesafe olan tekerlek olukları kesiyordu. İçine gemilerin yüklendiği tekerlekli arabalar bu yolda gidiyordu. Bu arabalar köle grupları tarafından itiliyordu; böylece Ege Denizi ile İyon Denizi arasında kestirme bir yol sunan bir tür "karadan kanal" oluşuyordu.



Diolkos, MS 900 civarında bakımsızlıktan harap olana kadar yaklaşık 1500 yıl boyunca kullanıldı. Bunun ardından demiryolunun çalıştığı ilkeler 500 yıl kadar (14. yüzyılda madenlerde kullanılma fikri ortaya çıkıncaya kadar) tamamıyla unutuldu.




Tarihçi Arnold Toynbee, eğer bu iki icat; hızlı bir demiryolu ağına, Atina demokrasisine ve Pisagor'un öğretilerinden oluşan Budizm benzeri bir dine dayanan küresel bir Yunan imparatorluğunu meydana getirmek üzere bir arada gerçekleşseydi neler olabileceğiyle ilgili başarılı bir deneme yazdı, Toynbee laf arasında, "Demiryolu Geçidi, No:4 Nasıra" adresinde oturmuş bir yalancı peygamber olma ihtimalinden bahsediyor.



Heron aynı zamanda madeni parayla çalışan içecek makinesini (dört drahmiye bir bardak kutsanmış su alınıyordu) ve herkesin kendi içkisini getirdiği bir ziyafette, getirdiğiniz şarabı başka kimsenin içmemesi için taşınabilir bir düzenek icat etti.

Giyotin nerede icat edildi?



İngiltere'de Yorkshire bölgesinin Halifax şehrinde

Halifax Darağacı (Halifax Gibbet), yaklaşık 4,5 metre uzunluğundaki iki dikey destekten oluşuyordu; bu desteklerin arasında da bir ip ve makarayla kontrol edilen, kurşun kaplama bir çapraz kirişe yerleştirilmiş demir bir balta asılıydı Resmi kayıtlara göre, 1286 ile 1650 arasında bu aletle en az 53 kişi idam edildi

Halifax Ortaçağ'da geçimini kumaş ticaretinden sağlıyordu Çok büyük miktarlarda pahalı kumaş, kuruması için imalathanelerin dışarısında bırakılıyordu Hırsızlık çok ciddi bir sorundu ve şehirdeki tüccarların hırsızları caydıracak etkili bir şeye ihtiyaçları vardı

Fransızlar, bunlardan ve daha sonra bunun İskoçya'daki bir benzeri olan Maiden adlı aletlerden esinlenip kendi isimlerini ortaya atmış olabilirler

Dr Joseph Ignace Guillotin insancıl, yumuşak huylu bir doktordu ve halkın huzurundaki infazlardan hoşlanmıyordu Guillotin 1789'da, Fransız ceza sistemini ıslah etmek ve onu daha insancıl bir hale getirmek için Ulusal Meclis'e iddialı bir plan sundu Guillotin, fakirler (kir pas içinde asılıyordu) ile zenginler (görece daha temiz biçimde idam ediliyorlardı) arasında ayrım yapmayan, standartlaştırılmış ve mekanik bir idam yöntemi önerdi

Guillotin'in önerileri biri dışında tereddütsüz reddedildi: Etkili bir öldürme makinesi kavramı Guillotin'in önerisi Cerrahlar Akademisi Sekreteri Dr Antoine Louis tarafından geliştirildi 1792'de, bildiğimiz çapraz bıçak ağzıyla çalışan ilk aygıtı yapan, Guillotin değil, Louis idi Hatta onu geliştiren kişiye istinaden, kısaca Louison ya da Louisette diye adlandırıldı

Ama her nasılsa, Guillotin'in adı bu aletle anılır oldu ve ailesinin tüm çabalarına rağmen bu isim öyle kaldı Yaygın söylencenin aksine Guillotin, adını verdiği aygıt tarafından öldürülmedi; o 1814'te omzundaki bir çıban yüzünden öldü

Giyotin ilk "demokratik" idam yöntemi oldu ve tüm Fransa'da benimsendi Tarihçiler giyotinin ilk on yılında 15000 kişinin idam edildiğini tahmin ediyor Bu aletle yalnızca Nazi Almanya'sı daha fazla kişi idam etti: 1938 ile 1945 arasında 40000 kişinin giyotinle idam edildiği tahmin ediliyor

Giyotinle idam edilen son Fransız, Hamida Djandoubi adında Tunuslu bir göçmendi; Djandoubi 1977'de bir genç kıza tecavüz edip öldürmekten suçlu bulunmuştu Fransa'da idam cezası 1981'de kedin olarak kaldırıldı

Koparılan bir kafanın bilincinin ne kadar süre yerinde kaldığını (o da kalıyorsa) tam olarak sınamak imkansız En iyi tahmin beş saniye ile on üç saniye arasındadır.