Alm. Variola Blatter, Poclcen, Fr. Petite veriole (f), İng. Smallpox. Geçmişte, yaptığı salgınlarla
insanları çok korkutan, bulaşıcı, ateşli, ağır bir virüs hastalığı. Deride irinli döküntüler meydana getirir.
Öldürücü de olabilen hastalık, deride özellikle yüz derisinde iz bırakarak iyileşir.
İnsanlara vermiş olduğu dehşetten dolayı ilk tanınan hastalıklardan biridir. Elde edilebilen bilgilere göre zamânımızdan yaklaşık bin yıl önce Çin’de târif edilmiştir. Hastalığın ilk kaynağı Asya ve Afrika’dır.
Mısır’da mumyalar üzerinde tipik çiçek bozukluklarına rastlanmıştır. Çiçek hastalığını ve belirtilerini
Ebû Bekir Râzî çok güzel târif etmiştir. Ebû Bekir Râzî’den daha sonraları Roma’lı Frekastor çiçeği
yeniden târif etmiştir. Yurdumuzda eskiden beri bilinen korunma çâreleri olarak “hasta gömleği
giydirme” ve “çiçek cerâhatini deriyi çizerek sürmek” usülleri uygulanmaktaydı. 1721’de Lady Mary W. Montague İstanbul’da çocuklarını aşılattırmış ve bu tekniği İngiltere’ye yazmıştır. Hıristiyanlığın en revaçta olduğu ortaçağda, büyük tıb âlimleri yalnız Müslümanlardı. Garplılar Endülüs’te tıb tahsil
etmeye gelirlerdi. Çiçek hastalığına karşı aşıyı bulanlar Müslüman Türklerdir. Türklerden bunu öğrenen Jenner, ancak 1796’da bu aşıyı Avrupa’ya götürdü ve haksız olarak “çiçek aşısını bulan bilgin” ünvânını aldı. Halbuki tam bir zulmet diyârı olan o zamanki Avrupa’da insanlar hastalıktan kırılıyordu.
Fransa Kralı Onbeşinci Louis 1774’te çiçekten öldü.
Çiçek hastalığının kuluçka dönemi 8-12 gün arasında olup, baş ağrısı, titreme, ürperme, sırtta ağrı ve
kusma ilk belirtileridir. Bu sırada ateş 40-41 dereceye kadar yükselir. Hastalığın ilk iki günü hastanın
karnında ve vücûdunda kabarcık şeklinde döküntüler belirir. 3-4 gün bu kabarcıklar yüzde de
görünmeye başlar. Daha sonra bileklerde, kollarda, karında, yüzde ve bacaklarda içi su toplayarak
çoğalan benekler özellikle yüzde çok acı verir. Kabarcıkların hepsi aynı yaştadır; yâni birisi
kabuklanırken yeni bir kabarcığın su dolu olarak ortaya çıkması söz konusu değildir. Vücûdun her
tarafındaki döküntüler sırayla; toplu iğne başı kadar kırmızı döküntüler, deriden az kabarık döküntüler,
deriden kabarık içi berrak sıvı dolu döküntüler, içi cerahat dolu döküntüler ve kabuklanma
safhalarından aynı zamanda geçerler.
Kabarcıkların çıkışı sırasında düşen ateş, içlerinin cerâhat dolmasıyla tekrar yükselebilir.
Kabuklanmanın başlaması ile ateş yeniden düşer. 12-14 günden sonra kabuklar dökülmeye başlar.
Kabuklar döküldükten sonra yerinde “çiçek bozuğu” denilen izler kalır. Çiçek hastalığı geçtikten sonra ömür boyu bağışıklık bırakır.
Çiçek, günümüzde koruyucu aşısı sâyesinde hiç görülmez olmuştur. Son yıllarda çiçek aşısının
mecbûrî olma durumu tamâmen kaldırılmış ancak salgın şüphesi olduğu zamanlarda yapılmaktadır.
Hastalıklar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hastalıklar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
14 Nisan 2015 Salı
21 Mayıs 2011 Cumartesi
Cüzzam
![]() |
| 24 yaşındaki cüzzamlı bir hasta |
Alm. Aussatz (m), Lepra (f), Fr. Lépre (f), İng. Leprosy, Hanson’s disease. Hansen basili adı verilen
özel bir mikroorganizma tarafından meydana getirilen, çevresel sinir sistemi ve deri başta olmak üzere
birçok sistem ve organı tutabilen, bulaşıcı ve müzmin bir hastalık. Diğer ismi “lepra” olan hastalığa
eskiden “miskin hastalığı” denirdi.
Bu hastalık mîlâttan 1600 yıl kadar evvel Hindistan ve Mısır’da mevcuttu. Eski Yunanlılar ve Araplar da
bu hastalığı tanıyorlardı. Cüzzam, Roma askerleriyle Avrupa’ya sirâyet etti. Bilhassa Haçlı seferleri
sırasında oldukça yaygın bir hâl aldı. Hastalık yaygınlaşmaya başladıkça cüzzamlılar âdetâ
lânetlenmiş kimseler olarak kabul edilip, sosyal hayattan tecrid edildiler. Hatta cüzzamlılara mahsus
adalar vardı. Hastalar bu adalarda kendi hallerine bırakılmaktaydılar. Cüzzamlı hastaları toplayıp
barındıran ve miskinhâne olarak bilinen kurumlar da vardı. On altıncı asrın başlarına doğru cüzzam
Avrupa’da azaldığı için hastalar yeniden bâzı sosyal haklara kavuştular. Hastalık Îsâ aleyhisselâm
zamânında çok yaygın olup, Îsâ aleyhisselâm mûcize olarak cüzzamlıları iyi ederdi.
Hastalık âmili olan basil 1873 senesinde Hansen tarafından keşfedilmiştir. Bu basil birçok özelliği
bakımından veremi yapan Koch basiline benzemektedir. Bu mikrop tabiatta sâdece insan vücudunda
bulunmaktadır. Sun’î ve tabiî hiçbir yerde üretilememiş olup, yalnızca Güney Amerika’da yaşayan
“Armadillo” isimli hayvanda hastalık yapabilmektedir.
Bulaşmada hastalık âmilinin genellikle deri yoluyla alındığı kabul edilmektedir. Mikrobun alınabilmesi
için ise açık cüzzamlı denilen krop yayan hastalarla doğrudan doğruya ve sıkı temas şarttır. Hastalığın
bulaşması için basilin çocukluk yaşında alınması da şarttır. Büyük ihtimâlle ileri yaşlarda basillere karşı
meydana gelen direnç hastalığın ortaya çıkmasını engellemekte, fakat çocukluk yaşında henüz böyle
bir direnç gelişemediğinden basilin alınması ile yıllar sonra da olsa hastalık ortaya çıkmaktadır.Meselâ
30 yaşında cüzzam teşhisi konan bir kimse, cüzzam mikrobunu çocukluğunda almış demektir.
Cüzzamın kuluçka süresi oldukça uzundur. Bu süre iki seneden yirmi seneye kadar vücudun direncine
bağlı olarak uzayabilir. Cüzzam hastalığının tablosu vücudun direncine bağlı olarak birbirinden ayrılan
iki ana tip ve iki ara tipten meydana gelir. Ana tipler “Lepramatöz tip” ve “Tüberküloit tip” cüzzamlardır.
Ara tipler ise “Borderlein tip” ve “İndetermine tip” cüzzamlardır.
Lepramatöz tip cüzzam: Cüzzamın en kötü tipi budur. Vücudun direnci tamâmen kırıktır. Cüzzam
basilleri çok sayıda ve faaldir. Küçük, çok sayıda ve gövdede simetrik olarak yayılmış, sınırları keskin
olmayan, parlak bakır kırmızısı renginde lekeler sözkonusudur. Bu lekelerin olduğu deri bölgeleri
zamanla hissini kaybeder. Yüzde, ensede, uzuvlarda, memebaşı ve avret mahallinde yerleşen sert
açık kahverengi lekeler de söz konusudur ki, bunlara “leprom” ismi verilir. Yüzde, yerleştiklerinde
“arslan yüzü” denilen yüz görünümünü ortaya çıkarırlar. Lepromlar ayrıca “semer burun” denilen burun
çöküntüsüne, damak delinmesine, göz kapaklarının düşmesine, ses kısıklığına, parmakların
kendiliğinden kopmasına da yol açarlar. Lepromlar iyileşecek olurlarsa mutlaka yerlerinde iz bırakırlar.
Cüzzamın bu tipinde sinirler nisbeten daha az etkilenirler. Fakat organları hastalandırması daha sıktır.
Karaciğer giderek harap olabilir. Hayalar (erbezleri) etkilenerek kısırlık ortaya çıkar. Kemikler
etkilenerek derin kemik harabiyetleri gelişir. Göz etkilenerek körlük ortaya çıkabilir.
Tüberküloit tip cüzzam: Cüzzamın en iyi şekli budur. Bu tipte daha ziyâde çevresel sinir sistemi
etkilenmektedir. Yüz felci meydana gelebilir. El kaslarına gelen bâzı sinirlerin felci sonucu “pençe el”
görünümü ortaya çıkar. Ayağı kaldıran kasların felci sonucu hasta ayağının sırtına basar duruma gelir.
His sinirlerinin felci sonucu ısı temas ve ağrı hislerinin ortadan kalkması sözkonusudur. Böylece hasta
el ve ayağını koruyamaz, dolayısıyla yaralar açılır. Meselâ sigarası elini yakar ama hasta farkında
değildir. Ayrıca terbezleri de çalışamadığından deride kuruluk giderek artar ve deri dökülmeye başlar.
Bu sinirlerle ilgili belirtilerden başka deride dağınık olarak birkaç tâne küçük leke bulunabilir.
Borderlein tipi cüzzam: Lepramatöz ve Tüberküloit tipler arasında bir tablodur. Gelişim olarak iki
tipten birisine daha yakın olur. Hangi tipe doğru gidiyorsa o tipin özellikleri daha belirgin olmaktadır.
İndetermine tip cüzzam: Ekseriya bir tek leke şeklinde kendisini gösterir. His bozukluğu da gösteren
bu leke etrafa doğru yayılabilir veya ortası iyileşebilir.
Cüzzam sinsi ve yavaş seyirli bir hastalıktır. Tedâvi edilmeyen hastalarda bütün harabiyetler yavaş
yavaş ortaya çıkar. Cüzzamın klasik seyrinde bâzan âni alevlenmeler görülebilir. Genel durumda
bozulma yüksek ateş, bulantı, kusma, mevcut deri ve sinir bozukluğunda alevlenmeler veya yeni
bozuklukların ortaya çıkması şeklinde beliren bu yeni ataklara “lepra reaksiyonu” ismi verilir. Bunların
bir kısmı sonucunda hastalığın iyileşmesi ve gerilemesi görülürken bir kısmının sonunda da hastalığın
daha kötü bir safhaya girdiği görülür.
Korunma ve tedâvi: Yetişkinlere hastalığın bulaşması sözkonusu değildir. Ancak hastalara yakın
çevredeki çocukların hastalıktan korunması düşünülebilir. Bunun için BCG aşılamaları ve 2 yaşından
küçüklere haftada 5 mg ve 2 yaştan büyüklere de haftada 10 mg “Dapson” adlı ilaç verilebilir.
Çocukların hastalık olan çevreden uzaklaştırılmaları en uygun tedbirdir.
Cüzzam, ihbârı mecbûrî hastalık olup, tedâvi devlet eliyle ve ücret alınmadan yapılmaktadır. Tıbbî
tedâvi için sülfon tuzları kullanılır. Cüzamın tıbbî tedâvisi kadar cerrâhî tedâvisi, fizik ve pisikiyatrik
tedâvisi de çok mühimdir.
Anaflaksi
Alm. Anaphylaxie, Fr. Anaphylaxie, İng. Anaphylaxis. Ani gelişip bütün vücudu tutan, ürtiker, nefes darlığı, şok ve nadiren kusma, karın ağrıları ile kendini gösteren bir allerjik, aşırı duyarlık reaksiyonu.
Vücutta allerjik cevap meydana getiren yabancı maddelere allerjen denir. Bunlar arasında; polenler (çiçek tozları), mantar sporları, ev tozu, hayvan tüy ve deri döküntüleri, besinler, ilaçlar, serumlar, sun'i besin boyaları, kozmetikler, virus, bakteri ve parazitler sayılabilir. Allerjik bir kimsede allerjenler deri, ağız veya solunum yoluyla vücuda girdiğinde bunlara karşı immünglobulin E antikorları meydana gelir. Bu allerjenler iki veya üç hafta sonra vücuda tekrar girdiğinde kandaki mast hücresi yüzeyindeki antikorlar ile birleşir ve neticede mast hücresinde depo edilmiş kimyasal aracı maddelerin hücre dışına salınmalarına sebep olur. Bu maddeler düz kas kasılmalarına, damar genişlemelerine yolaçarak anaflaksi belirtilerini ortaya çıkarır. En sık sebep olan maddeler yabancı serum ve proteinler, bazı ilaçlar, böcek sokmalarıdır.
Allerjenle karşılaştıktan tipik olarak 1 ila 1,5 dakika sonra hastada bir rahatsızlık hissi ve kızarma olur. Çarpıntı, kaşıntı, öksürük, nefes darlığı, kulaklarda kızarma gibi belirtiler görülebilir. Solunum belirtisi olmamasına rağmen şok tablosu gelişebilir. Şok belirtileri 1-2 dakika içinde gelişip ölüme yol açabilir.
Anaflaksiden korunma:
Daha önceden bir ilaca karşı reaksiyon göstermiş olan bir kimsede bu ilaçtan kaçınılır, mümkünse başka bir ilaç uygulanır. Bununla birlikte bu tip bir reaksiyon göstermemiş olan hastalarda da anaflaktik ölümler olabilir. Anaflaksi tehlikesi eğer ilaç damar yolu ile kullanılıyorsa çok daha ciddidir. Bu bakımdan şüpheli durumlarda başlangıçta ağız yolu seçilmelidir. İlaç hekim denetiminde verilmeli ve en az 30 dakika hasta yanında kalınmalıdır. Anaflaksiye yatkın insanlar bu tip bir ihtimale karşı yanında hazır, dolu adrenalin şırıngası taşımalı ve ilk tedavisini kendisi yapabilmelidir. Anaflaksiye yol açan penisilin dışındaki diğer ilaç tedavilerinde cilt testi yapmak güvenilir değildir.
Tedavi: Acil adrenalin tedavisi gereklidir. Adrenalin salgılanan kimyasal aracı maddelerin dokulara olan tesirlerini geriye dönüştürür.
Yaygın kaşıntı, ürtiker, üst solunum yolu ödemi, hırıltılı solunum, bulantı, kusma gibi belirtilerde cilt altına sulandırılmış adrenalin zerk edilir. Eğer vücuda zerk edilmiş bir madde anaflaksiye yol açmışsa, bu maddenin dolaşıma geçmesini engellemek için enjeksiyon bölgesinin üzerinden bir turnike uygulanır ve o bölgeye cilt altı adrenalin uygulanır. Hafif reaksiyonlarda bu tedavi yeterli olabilir.
Daha şiddetli belirtilerde adrenalin tekrarlanabilir, damardan antihistaminik ilaçlar, kortizon verilebilir. Tansiyon düşüklüğü, şok gibi dolaşım sistemi belirtileri varsa damardan bol sıvı verilir, bacaklar yukarı kaldırılır.
Ağır belirtileri olan hastalar tedavi sonucunda iyileştikten sonra tekrarlama ihtimaline karşı 24 saat hastanede tutulmalıdır.
Vücutta allerjik cevap meydana getiren yabancı maddelere allerjen denir. Bunlar arasında; polenler (çiçek tozları), mantar sporları, ev tozu, hayvan tüy ve deri döküntüleri, besinler, ilaçlar, serumlar, sun'i besin boyaları, kozmetikler, virus, bakteri ve parazitler sayılabilir. Allerjik bir kimsede allerjenler deri, ağız veya solunum yoluyla vücuda girdiğinde bunlara karşı immünglobulin E antikorları meydana gelir. Bu allerjenler iki veya üç hafta sonra vücuda tekrar girdiğinde kandaki mast hücresi yüzeyindeki antikorlar ile birleşir ve neticede mast hücresinde depo edilmiş kimyasal aracı maddelerin hücre dışına salınmalarına sebep olur. Bu maddeler düz kas kasılmalarına, damar genişlemelerine yolaçarak anaflaksi belirtilerini ortaya çıkarır. En sık sebep olan maddeler yabancı serum ve proteinler, bazı ilaçlar, böcek sokmalarıdır.
Allerjenle karşılaştıktan tipik olarak 1 ila 1,5 dakika sonra hastada bir rahatsızlık hissi ve kızarma olur. Çarpıntı, kaşıntı, öksürük, nefes darlığı, kulaklarda kızarma gibi belirtiler görülebilir. Solunum belirtisi olmamasına rağmen şok tablosu gelişebilir. Şok belirtileri 1-2 dakika içinde gelişip ölüme yol açabilir.
Anaflaksiden korunma:
Daha önceden bir ilaca karşı reaksiyon göstermiş olan bir kimsede bu ilaçtan kaçınılır, mümkünse başka bir ilaç uygulanır. Bununla birlikte bu tip bir reaksiyon göstermemiş olan hastalarda da anaflaktik ölümler olabilir. Anaflaksi tehlikesi eğer ilaç damar yolu ile kullanılıyorsa çok daha ciddidir. Bu bakımdan şüpheli durumlarda başlangıçta ağız yolu seçilmelidir. İlaç hekim denetiminde verilmeli ve en az 30 dakika hasta yanında kalınmalıdır. Anaflaksiye yatkın insanlar bu tip bir ihtimale karşı yanında hazır, dolu adrenalin şırıngası taşımalı ve ilk tedavisini kendisi yapabilmelidir. Anaflaksiye yol açan penisilin dışındaki diğer ilaç tedavilerinde cilt testi yapmak güvenilir değildir.
Tedavi: Acil adrenalin tedavisi gereklidir. Adrenalin salgılanan kimyasal aracı maddelerin dokulara olan tesirlerini geriye dönüştürür.
Yaygın kaşıntı, ürtiker, üst solunum yolu ödemi, hırıltılı solunum, bulantı, kusma gibi belirtilerde cilt altına sulandırılmış adrenalin zerk edilir. Eğer vücuda zerk edilmiş bir madde anaflaksiye yol açmışsa, bu maddenin dolaşıma geçmesini engellemek için enjeksiyon bölgesinin üzerinden bir turnike uygulanır ve o bölgeye cilt altı adrenalin uygulanır. Hafif reaksiyonlarda bu tedavi yeterli olabilir.
Daha şiddetli belirtilerde adrenalin tekrarlanabilir, damardan antihistaminik ilaçlar, kortizon verilebilir. Tansiyon düşüklüğü, şok gibi dolaşım sistemi belirtileri varsa damardan bol sıvı verilir, bacaklar yukarı kaldırılır.
Ağır belirtileri olan hastalar tedavi sonucunda iyileştikten sonra tekrarlama ihtimaline karşı 24 saat hastanede tutulmalıdır.
14 Şubat 2011 Pazartesi
Epilepsi (sar'a) nedir? Nasıl tedavi edilir?
Epilepsi (halk arasında sar'a), eski çağlardan beri insanoğlu tarafından bilinmektedir. Sağlıklı görünen bazı kişilerin aniden yere yıkılarak bilinçsiz halde çırpınmaları sebebiyle bu çağlarda epilepsi hastalarına tanrılar tarafından cezalandırılmış veya içlerine kötü ruhlar girmiş kişiler gözüyle bakılmaktaydı. Epilepsinin incelenmesi ve tedavisi 1850'lerden günümüze kadar gelişimini sürdürmüştür. Uygun antiepileptik seçimi ve kullanımı yanında hastaların iyi izlenmesi sayesinde epilepsilerde tamamen iyileşme veya nöbetlerin 3/4 oranında azalması sağlanabilmektedir. Buna karşılık belirtilen uygun tedavinin seçilememesi ya da uygulanmaması, bilimsel olmayan tedavi yöntemlerin araştırılması gibi nedenler bu hastalığın kontrol altına alınamamasına sebep olmaktadır. Bu sebeple hasta ve ailesinin epilepsi hakkında bilgilendirilmeleri tedaviye başlama noktası olarak öncelik taşımaktadır.
Epilepsi kısaca, merkezi sinir sisteminin nöronlarının paroksismal (tekrarlayan), reversibl (geçici), anormal elektiriksel deşarjlarıdır. Deşarjların olduğu yere göre de klinik olarak değişik özellikler gösteren nöbetler gözlenir. Bu nöbetler, bilinç kaybı ile seyredebildiği gibi bilinç kaybı olmaksızın da gelişir. Bu özelliklerine göre de isimlendirilmiş ve sınıflandırılmıştır. 1981'de Uluslararası Epilepsi Derneği'nin enternasyonel sınıflaması kabul edilmiştir ve belli aralıklarla bu sınıflamada değişiklikler ve düzenlemeler yapılmaktadır.
A) Epilepsi Tipleri
Silikozis nedir? Kimler risk grubundadır? Nasıl tedavi edilir?
Silikozis, silika (SiO2) adı verilen maddenin uzun süre solunması sonucu gelişen kronik bir pneumoconiosis (pnömokonyoz) tablosudur. Maden işçileri arasında bir dönem Dul Bırakan Hastalığı olarak anılmıştır. Bir işçinin kot taşlama işinde altı ay çalışması bu hastalığa yakalanması için yeterli bir süre olup nefes darlığı (dyspnea), yorgunluk gibi belirtilerle ortaya çıkar. Ne yazık ki toza maruz kalma ortadan kalksa bile hastalığın ilerlemesinin önüne geçilemez.
Silika kristallerinin kollagenler ile sarılması ve bu esnada tozları solumayı izleyen süreçte fibrotik hiyalinize nodüller (silicotic nodules) oluşur. Nodüller alveolleri doldurmaya başlamıştır. Silikozis oluşum ve sonuçlanma bakımından tıpkı siroza benzer. Mekanizma bağ doku üremesi ve bunun önüne geçilememesidir.
| |
Patogenesis
Soluma ile silika tozları, akciğer interstisiyumuna gider ve alveoler makrofajlarca fagosite edilir. Fakat fagositozu takiben kısa süre içinde makrofajlar ölürler. Başka makrojafların silika tozlarını fagosite etmesi devam eder. Bu fagositozu sağlayan makrofajlar bir süre sonra fibroblastların çoğalmasını sağlayan Growth Factorleri salgılarlar ve böylece fibrozis stimüle edilmiş olur. Çünkü her ne kadar fagosite etseler de hücreler ölecektir ve organizma buna bir nevi "Dur" demek adına bu oluşumu tetikler.Silika kristallerinin kollagenler ile sarılması ve bu esnada tozları solumayı izleyen süreçte fibrotik hiyalinize nodüller (silicotic nodules) oluşur. Nodüller alveolleri doldurmaya başlamıştır. Silikozis oluşum ve sonuçlanma bakımından tıpkı siroza benzer. Mekanizma bağ doku üremesi ve bunun önüne geçilememesidir.
Risk grubu
Maden işçileri, kot taşlama işçileri, çimento fabrikası çalışanları, cam endüstirisi çalışanları başlıca risk grubunu oluşturur.Tedavi
Bilinen bir tedavisi yoktur. Sadece profilaktik (koruyucu) önlemler alınarak hastalığın önüne geçilmesi mümkündür.Rinit nedir? Nasıl tedavi edilir?
Burun estetik kaygılarımıza en fazla maruz kalan organımızdır. Çoğu insan güzel görünümlü bir buruna sahip olmak ister ve bunu gerçekleştirmeye çalışır.
ANCAK, önemli fizyolojik fonksiyonları olan bu organ bazı insanlarda görüntüden daha ciddi bir soruna neden olur: Rinit
Rinit burun iç kısmını döşeyen ve mukoza adı verilen dokunun inflamasyonudur (iltihabi reaksiyonu). Rinitlerin yaklaşık yarısı allerjiye bağlıdır.
Rinit sık görülen bir hastalıktır. Toplumun ortalama %10 ‘unda allerjik rinit vardır. Bu oran diğer allerjik hastalıklarda olduğu gibi her geçen yıl artmaktadır.
Allerjik ya da değil, rinitler her yönüyle önemli hastalıklardır.
ANCAK, önemli fizyolojik fonksiyonları olan bu organ bazı insanlarda görüntüden daha ciddi bir soruna neden olur: Rinit
Rinit burun iç kısmını döşeyen ve mukoza adı verilen dokunun inflamasyonudur (iltihabi reaksiyonu). Rinitlerin yaklaşık yarısı allerjiye bağlıdır.
Rinit sık görülen bir hastalıktır. Toplumun ortalama %10 ‘unda allerjik rinit vardır. Bu oran diğer allerjik hastalıklarda olduğu gibi her geçen yıl artmaktadır.
Allerjik ya da değil, rinitler her yönüyle önemli hastalıklardır.
RİNİTLER ÖNEMLİ HASTALIKLARDIR
1. Rinit belirtileri (burun akıntısı, hapşırma, burun kaşıntısı, burun tıkanıklığı, koku almada azalma, konjunktivit…) günlük yaşamı olumsuz etkiler.
2. Yorgunluk, algılama güçlüğü, uyku bozukluğu gibi dolaylı rinit belirtileri de günlük yaşamı olumsuz etkiler.
3. Tedavi masrafları de önemlidir. Doğru tanı konulmayan hastalarda tekrarlayan ve gereksiz antibiyotik tedavileri maliyeti artırmaktadır.
4. Birlikte bulunabilen hastalıklar (sinüzit, orta kulak iltihabı, polipler ve astım) rinitlerin önemini artırmaktadır. Özellikle astım ve rinit birlikteliği en fazla önemsenmesi gereken durumdur.
KAÇ ÇEŞİT ALERJİK RİNİT VARDIR??
MEVSİMSEL Allerjik Rinit
Halk arasında SAMAN NEZLESİ ya da YAZ NEZLESİ olarak ta bilinir. Ağaç poleni, çayır poleni ve yabani ot polenlerine karşı allerji gelişmesi sonucunda ortaya çıkar.
Şikayetler bu allerjenlerin atmosferde yoğun olduğu dönemlerde belirgindir.
Hastalığın yıl içindeki süresi, yaşanılan coğrafi bölge ve iklim ile yakından ilişkilidir.
Polen mevsimi dışında hastalar genellikle rahattır.
Ancak polenlerin atmosferde yoğun olduğu ilkbahar aylarında günler boyu devam eden ve yaşam kalitesini bozan allerjik rinit şikayetleri vardır.
YIL BOYUNCA DEVAM EDEN (SÜREKLİ) Allerjik Rinit
Allerjenlere temasın yıl boyu devam ettiği ve şikayetlerin genellikle tüm yıla yayıldığı allerjik rinit şeklidir.
Neden olan allerjenler ev tozu akarları (mite), hamamböcekleri, ev hayvanı allerjenleri (kedi, köpek, hamster gibi), ve mantar sporlarıdır (küf).
MEVSİMSEL ARTIŞ GÖSTEREN SÜREKLİ Allerjik Rinit
Allerjenlere temasın yıl boyu devam ettiği ve şikayetlerin genellikle tüm yıla yayıldığı allerjik rinit şeklidir.
Neden olan allerjenler ev tozu akarları (mite), hamamböcekleri, ev hayvanı allerjenleri (kedi, köpek, hamster gibi), ve mantar sporlarıdır (küf).
MESLEKSEL Allerjik Rinit
Çalışma ortamındaki allerjenlere ya da irritan (tahriş edici) maddelere bağlıdır.
Hapşırma, burun akıntısı ve burun tıkanıklığı gibi allerjik rinit bulguları çalışma ortamına girdikten sonra ortaya çıkar.
Hastalar hafta sonlarında ve tatillerde rahattır.
Allerjik Rinitlerde Şikayetleri Tetikleyen Faktörler
MEVSİMSEL ALLERJİK RİNİTLERDE:
Polenlerin türü, şikayetlerin süre ve şiddetini belirler.
* İlkbaharın erken dönemlerinde ortaya çıkan allerjik rinit genellikle ağaç polenlerine bağlıdır.
*Hastanın çayır poleni allerjisi varsa şikayetler genellikle ilkbaharın ilerleyen aylarında ve yaz başında ortaya çıkmaktadır.
*Yabani ot polenleri ise yaz ortasından başlayıp sonbahara kadar allerjik rinit şikayetlerine neden olur.
YILBOYU DEVAM EDEN ALLERJİK RİNİTLERDE:
En önemli allerjen ev tozu akarlarıdır (mite). Hastanın yaşadığı ortamda sürekli olarak akar allerjenlerine maruz kalması şikayetlerinin yılboyu devam etmesine neden olur.
Hamamböcekleri de önemli bir ev içi allerjen kaynağıdır. Allerjisi olanlar, hamamböceği allerjenlerine maruz kaldıklarında rinit şikayetleri ortaya çıkmaktadır.
Diğer bir ev içi allerjen ise ev hayvanı allerjenleridir. Özellikle kedi antijenleri çok önemlidir. Bulaştığı ortamda aylarca varlığını devam ettirebilir. Sadece ev içinde değil, okul, işyeri ve toplu taşıma araçlarında da yüksek düzeylerde tespit edilmiştir.
Ayrıca mantar (küf) allerjisi olanlarda, eviçi mantarlara maruziyet şikayetleri tetikleyecektir.
TÜM BU ALLERJENLER DIŞINDA:
Allerjik rinitlerde, burun mukozası çok hassas bir hale geldiğinden, birçok faktör allerjen yapısında olmasa bile hastalarda şikayetleri başlatır.
Bu faktörlerin en başında sigara dumanı gelir. Bu nedenle allerjik rinitli hastalar kesinlikle sigara kullanmamalı ve sigara dumanına maruz kalmamalıdır.
İyi kokular (parfüm, deodorant), keskin kokular (deterjan, sabun, çamaşır suyu), kötü kokular ve hava kirliliği de allerjik rinitli hastalarda şikayetlerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır.
Allerjik Rinitlerin Tedavisi
1. ALLERJENLERDEN KORUNMA
Tedavinin en önemli basamağıdır.
Hastaları ev içi allerjenlerden korumak büyük oranda mümkündür (Ayrıntılı bilgi için ).
Polen allerjilerinde ise korunma zordur. Ama yine de alınaBilecek bazı önlemler vardır:
Polenlerin en yoğun olduğu sabahın erken saatlerinde mümkünse dışarı çıkılmamalı,
Evin havalandırılması öğleden sonra yapılmalıdır.
Dış ortamdan kapalı ortama girince, burun içi ve gözler su ile yıkanmalıdır.
Mümkünse seyahat ederken araba pencereleri kapalı tutulmalıdır.
Ayrıca polen filtreleri de fayda sağlamaktadır. 2. İLAÇ TEDAVİSİ
Şikayet giderici ilaçlar (antihistaminler):
Burun akıntısı, hapşırma, kaşıntı ve burun tıkanıklığının geçici süreyle ortadan kalkmasını sağlarlar.
Tedavi edici ilaçlar:
En önemlisi, çok düşük dozlarda kortizon içeren burun spreyleridir. Burundaki allerjik reaksiyonu tedavi ederler. Bu ilaçlar ağız yoluyla kullanılan kortizonlu haplardan çok farklıdır. Allerji Uzmanı hekim kontrolünde ve doğru uygulama ile uzun süre kullanılabilen, emniyetli ilaçlardır. 3. AŞI
TEDAVİSİ (İmmünoterapi):
Hiçbir tedavi allerjik genetik yapıyı ortadan kaldıramaz. Ancak, immunoterapi yani allerji aşısı, şikayetleri başlatan en önemli faktörler olan allerjenlere karşı duyarlılığı büyük oranda azaltılabilir.Aşı tedavisi bilgi ve tecrübe gerektirir. Tedavinin EMNİYETLİ ve BAŞARILI olması için, allerji testlerinin uygulanması, aşı kararının verilmesi, planlanması ve sürdürülmesi mutlaka bu konuda ihtisas sahibi ALLERJİ UZMANLARI tarafından yapılmalıdır.
Migren nedir? Migrenin evreleri. Nasıl tedavi edilir?
Migren, nörolojik, gastrointestinal ve otonom değişikliklerin çeşitli şekillerde eşlik ettiği primer epizodik (bölüm) bir baş ağrısı bozukluğudur. Nörolojik muayeneler, görüntüleme ve laboratuvar incelemeleri genellikle normaldir ve bunlar daha korkutucu diğer klinik hastalıkların nedenlerinin dışlanmasında yarar sağlar.
A) Migren Atağının Tanımı
Migren atağı, baş ağrısından saatler veya günler öncesinde ortaya çıkan prodrom evresi, baş ağrısının hemen öncesinde oluşan aura evresi, baş ağrısı evresi ve baş ağrısının düzelme evresi şeklinde dört bölüme ayrılabilir. Migren tanısı için zorunlu olarak bulunması gereken bir evre bulunmamaktadır.
1) Öncü Fenomenler (Prodrom) Evresi: Baş ağrısından önceki saatler veya günler içerisinde öncü fenomenler görülür. Hastalar çoğunlukla duygudurumlarında ya da davranışlarında aniden ortaya çıkan psikolojik, nöroloji, otonomik veya bünyesel özellikler gösteren tipik değişikliklerden yakınırlar. Bazı hastalar ise baş ağrısının geleceğini hissedebilir, ancak bunu tam olarak tanımlayamazlar. Bu belirtiler hastadan hastaya çeşitlilik gösterir ancak spesifik bir hastada oldukça tutarlıdır. Depresyon, kognitif işlev bozukluğu ve bazı yiyeceklere istek hali gibi belirtiler görülür. En sık görünen öncü belirtiler yorgunluk-bitkinlik hissi, konsantrasyon güçlüğü, ense sertliğidir.
2) Aura Evresi: Migren aurası, migren atağının öncesinde, atakla beraber veya ender olarak atak sonrasında görülen fokal nörolojik belirtilerin karışımıdır. Bu belirtiler genellikle 5 ila 20 dakika içinde gelişir ve çoğunlukla 60 dakikadan kısa sürer. Baş ağrısı sıklıkla auranın bitiminden sonraki 60 dakika içinde ortaya çıksa da bazı durumlarda birkaç saat gecikebilir ya da hiç ortaya çıkmaz.
Hastaların büyük bir kısmı aura ile baş ağrısı arasındaki sürede kendilerini normal hissetmez. Korku, bedensel yakınmalar, duygudurum değişiklikleri, konuşma ve düşünce bozuklukları veya çevreden soyutlanma hissi görülebilir. Auralar arka arkaya oluşabilir ve sıklığı birkaç saatte birden bir saat içinde birkaç sefere kadar değişiklik gösterebilir. Bunlara migren aura statusu denmektedir.
Oluşan görsel bozukluklar arasında görme alanında kör noktalar, basit ışık çakmaları, noktalanmalar ya da geometrik şekiller sayılabilir. Bunlar aynı zamanda görme alanı boyunca hareket edebildiği gibi görme alanında tireşimler veya dalgalanmalar da olabilir. Belirtilen görsel bozuklukluklar baş ağrısı ile birlikte görülür. Kör noktalar bazen her iki görme alanında da aynı anda görülebilse de ancak ender bir durumdur. Bunlar dışında görsel şekil bozulmaları ve halüsinasyon da görülebilir.
Görme dışı bozukluklar arasında vücut kısımlarını algılamada ve kullanmada bozukluklar, konuşma ve dil bozuklukları, karmaşık rüya veya kabus hali, trans ya da deliryum hali gibi durumlar yer alabilir. En sık görülen ikinci aura şekli olan uyuşmalarda uyuşukluk elde başlar, kola yayılır ve ardından yüze geçerek dudaklar ve dili etkiler; ender olarak bacaklara da etki eder. Migren ahstalarının yarısında uyuşmalar iki yanlı başlar veya sonradan iki taraflı hale gerlir. İşitsel auralar nadiren tek başına görülür, daha çok görsel bir aurayı takiben ortaya çıkar.
3) Baş Ağrısı Evresi: Migrende tipik baş ağrısı tek taraflı, zonklayıcı, orta-ağır şiddette olup fiziksel aktivite ile şiddetlenir. Migren tanısı koymak için bunların hepsi birlikte gerekmez. Ağrı, başlangıcından itibaren iki taraflı olabilir ya da tek taraflı başladıktan sonra diğer tarafa yayılabilir. Ağrı gündüz veya gece her zaman ortaya çıkabilse de en sık olarak sabah 05:00 ile öğlen 12:00 arasında başlar. Başlangıçtan sonraki 2 - 12 saat içinde maksimum şiddete ulaşarak atağa dönüşür, bundan sonra da yavaşça azalarak geçer. Tedavi edilmemiş bir migren atağının ortalama süresi 24 saattir. Erişkinlerde 4 - 72 saat arasında, çocuklarda ise 1 - 48 saat arasında değişkenlik gösterebilir.
Baş ağrısının şiddeti büyük farklılıklar gösterse de ortalama olarak 0 ila 10 arası şiddet değerlendirmesinde 7 - 8 arasındadır. Çoğunlukla hastalarca zonklayıcı şekilde görülür ancak bu, başka baş ağrısı tiplerinde de görülebilir. Fiziksel aktivite veya başın basit hareketleriyle bile şiddetlenir.
Migren ağrısı her zaman başkaca özelliklerle birlikte bulunur. Anoreksi sıkça görünse de bazı yiyeceklere (örn: çikolata) istek hali de olabilir. Hastaların tamamına yakınında (%90 gibi) bulantı olur, buna karşılık bunların 1/3'ünde kusma meydana gelir. Yine hastaların çoğunda fotofobi (ışıktan korkma), fonofobi (sese karşı hassasiyet), osmofobi (kokulardan rahatsızlık) gibi, duyularda belirgin duyarlılaşma ortaya çıkar, hasta karanlık ve sessiz bir oda arar.
Alzheimer nedir? Nasıl tedavi edilir?
Alzheimer hastalığı, kronik demansın en sıkça (%60-80 oranında) rastlanan sebebidir. Bu hastalık ilerleyici bellek kaybı ve diğer algılama bozuklukları ile karakterize klinikopatolojik bir antitedir. Genellikle ileri yaşlarda görülen bir hastalık olmasına rağmen daha genç hastaları da etkileyen kalıtımsal bir tipi de bulunmaktadır. Toplumda görülme oranı 65 yaş altında %1'den azken 85 yaş ve üstünde bu oran %30-40 oranına çıkmaktadır.
A) Hastalığın Özellikleri
Alzheimer hastalığı görülen vakaların %2-5 oranında genetik geçişlidir. Bu hastalarda genellikle erken başlangıç görülür. Genellikle 60 yaşın altında hatta 30-40'lı yaşlarda görülebilmektedir. Bu miktarın dışında kalan vakalar daha önce genetik ilgisi olmayan ve tek olarak görülen tiptedir.
Genellikle hafızanın bozulmasıyla gizlice başlar. Yavaş ilerleyen ancak geri dönüşü olmayan Alzheimer hastalığı başlangıçta fazla belirti vermez. Hastalık ilerledikçe serebral fonksiyonun diğer bozuklukları ortaya çıkar. Uyanık bir hastada ileri bellek kaybı (amnezi) ve dezoryantasyon (yönelme bozukluğu), konuşma zorlukları (afazi), hesap yapmada hataların artması, dikkatsizlik, koordine hareketleri yapamama (apraksi), objeleri ve/veya kişileri tanıyamama (agnozi), tarihler unutma veya karıştırma, isteksizlik ve ilgisizlik, duygu ve davranışlarda değişiklikler gibi belirtilerle devam eder ve bu belirtiler giderek daha fazla dikkat çekici hale gelir. Hasta aynı soruları tekrar tekrar sorabilirken bazen de sorulan sorulara anlamsız cevaplar verebilir. Dışarıda, hatta evinin içinde bile yönünü kaybedebilir. Bu belirtiler hastanın kendisinde de sıkıntı yaratır ve hasta içine kapanık ve sinirli hale gelebilir; depresyona girebilir.
Daha da ileri dönemlerde yürüyememe ve idrarı tutamama gibi işlevsel bozukluklar görülebilir. Bunlara ek olarak hasta tamamen bakıma ihtiyaç duyan bir hale girebilir, yatağa bağımlı hale gelebilir.
Hastalığın ortalama seyri bulguların başlangıcından sonra 5 ile 10 yıl arasındadır.
B) Tedavi
Alzheimer hastalığı tedavisi hakkındaki bilgiler gün geçtikçe artmasına rağmen hastalık henüz tam olarak iyileştirilememektedir. Günümüze kadar geliştirilmiş ilaçlarla hastalığın belirtilerini kısmen de olsa gidermek ve hastalığın seyrini yavaşlatmak sağlanabilmektedir. Davranış bozuklukları ve halusinasyon da ilaçlar sayesinde büyük oranda kontrol altına alınabilmektedir.
Tedavi sürecinin etkili olabilmesi için erken teşhis konması ve mümkün olduğu kadar erken dönemde tedaviye başlanmış olması gerekir. Kesin tanı için bazı tetkikler gerekebilir. Böylece diğer demans tiplerinden ayırt edilmesi sağlanır. Tedaviye erken dönemde başlanması, hastalığın ilerleme hızını ve hasta yakınları üstündeki yükü azaltabilmenin yanında hastanın yaşam kalitesini artırmaya yardımcı olabilir.
Alzheimer hastalığı hem ilerleyici nitelikte olması hem de ileri yaşlarda ortaya çıkması sebepleriyle özenli ve devamlı bir bakım yapılmasını gerektirir. Bu durum hasta yakınlarına önemli bir sorumluluk yüklemektedir. Bakımı üstlenen kişilerin en önemli görevi hastayı sevgi ve ilgiden yoksun bırakmamaktır. Bu şekilde hastalıkla mücadele etmek ve Alzheimer hastasına yardımcı olmak mümkün olabilecektir.
13 Şubat 2011 Pazar
Apandisit nedir? Nedenleri nelerdir? Nasıl tedavi edilir?
Karnın sağ alt bölümünde apandis (apendiks) denen kalın bağırsağın uzantısı bulunur. Solucan şeklinde ve hareket kabiliyeti olan apandisin içinden herhangi bir besin geçmez. Uzunluğu çocuklarda biraz daha fazladır. Yaklaşık 9-10 cm uzunluğundadır fakat bundan daha az ya da daha fazla olabilir. Yerleştiği yer bazı kişilerde farklılık gösterebilir. Bu durum apandis rahatsızlığı olanlarda tanı koymayı zorlaştırır.
Apendiksin (apandisin) çoğunlukla dışkı veya daha az bir ihtimalle safra taşı, tümör ya da barsak kurudyla tıkanması sonucu iltihaplanmasına apandisit denir. Apandisin vücuttaki fonksiyonu henüz bilinmemektedir. Sadece lenf dokusu bakımdan zengin bir yapıdır. Yine de apandisin iltihaplanması sonucu yırtılıp karın bölgesinde yayılmasıyla, ciddi problemler ortaya çıkar. Tedavi edilmediğinde tehlikeli bir hastalık olan apandisit, karın zarının iltihaplanmasına yol açabilir.
KİMLERDE GÖRÜLÜR? GÖRÜLME SIKLIĞI NE KADARDIR?
Yapılan araştırmalara göre A.B.D'de ve diğer batı ülkelerindeki insanların yaklaşık %10'unun hayatının bir döneminde apandisite yakalandığını göstermiştir. Bu hastalığın ortaya çıkmadığı yaş yoktur. 2 yaşından küçük çocuklarda görülme ihtimali nadirdir. Bu yaştan sonra görülme sıklığı artar ve en çok genç yetişkinlerde, 20 yaşından sonra görülmeye başlar. Bu dönemden sonra en sık yaşlılık döneminde ortaya çıkar.
Erkekler, apandisite, kadınlara oranla daha fazla yakalanır. Bu oran 1.5/1' dir. Fakat çocukluk döneminde, hem kızlarda hem de erkeklerde görülme ihtimali eşittir.
APANDİSİTİN NEDENLERİ VE ORTAYA ÇIKIŞI
Apandis; içi boş, kanal şeklinde dar bir yapıdır. Burada bir çok mikroorganizma yaşar. Bu mikroorganizmalar, barsakta da yaşayan mikroplardır. Apandisin içi, dışkı ya da safra taşı gibi nedenlerle tıkandığında, kalın bağırsakla bağlantısı zayıflar. Böylece mikroplar hastalık yapıcı özellik kazanırlar. Böylece burada iltihap oluşmaya başlar. Hem mikropların birikmesi, hem de iltihap oluşması apandiste basıncın artmasına yol açar ve çürüme başlar. En sonunda apandis patlar.
Apandisin tıkanmasının nedenlerinden biride, aynı bademcikte olduğu gibi lenf dokularının şişmesidir. Fakat iltihaplı apandislerin çok az bir kısmında apandis kanalının tıkanmasının nedeni açıklanamamaktadır.
APANDİSİTİN BELİRTİLERİ VE TİPLERİ
İki tip apandisit vardır. Bunlardan birincisi akut apandisittir. Belirtileri şiddetli seyreder ve ameliyat olmayı gerektirir. Mukuslu, irinli ve kangrenli olmak üzere üç tipi vardır. Mukuslu apandisitte iltihap artmıştır ve apandis büyümüştür. En çok karşılaşılan tiptir. Tedavi edilmezse irinli apandisit oluşur. İrinli apandisit, apseye neden olur ve bağırsağın diğer bölümlerine yayılabilir. Ülserleşmesi sonucunda karın zarı iltihabı meydana gelir. Kangrenli akut apandisitte, kanın pıhtılaşması sonucu, apandise gelen kan miktarında azalma vardır. Sonuçta doku ölümü gerçekleşir ve apandis kopar. Yayılması sonucu daha ağır bir karın zarı iltihabı gerçekleşir.
Akut apandisitin en önemli belirtisi, karın ağrısıdır. Bu ağrı göbek çevresinde, yavaş yavaş artan bir şiddette karnın sağ alt tarafına yayılan künt tarzda bir ağrıdır. Yaklaşık 4-5 saat sürer ve bu süre içinde şiddeti azalır ya da artar. Bu ağrı, kasık bölgesinde, sırtta ya da genital bölgede hissedilebilir.
Ayrıca bir çok olguda iştahsızlık, bulantı, kusma meydana gelebilir. Ateş hafif yükselmiştir. İshal ya da kabızlık bazı çocuklarda görülebilir. Hastanın rengi solmuştur ve nabız yükselmiştir.
Kronik apandisit, akut apandisite göre daha hafif seyreder. En çok görülen belirtisi sık sık fakat daha hafif şiddette karın ağrısıdır. Hemen ameliyat edilmesi gerekmez. Bulantı ve kusma yoktur. Kronik apandisitte ateş yüksekliği saptanmamıştır.
APANDİSİT NASIL SEYREDER?
Hastalığın tedavi edilmediği durumlarda, belirtiler genelde şiddetlenmekle beraber az bir hastada ise şikayetler azalır. Åžiddetlendiği durumlarda, karnın sağ alt bölümünde dokunulduğunda hissedilebilen bir şişlik, kütle vardır. Dinlenmeyle ve ilaç tedavisiyle bu şişlik azalabilir. Ayrıca apandisitin şiddetlendiği durumda ortaya çıkabilecek bir diğer tehlike karın zarının iltihaplanmasıdır. (Peritonit) Acil tedavi edilmesi gereken bir durumdur. Ateş çok yükselmiştir ve karın ağrısı çok şiddetlidir. Hastanın rengi sararmıştır ve kusma görülür. Ölüme yol açar.
APANDİSİT TANISI
Apandisitin tanısını koymak zor olabilir. Çünkü hastalığın belirtileri bir çok hastalıkta da vardır. Özellikle apandisitin yerinin değişken olması tanıyı iyice güçleştirir. Doktor muayenesinde hastanın hareket etmekten çekinmesi, hareket sırasında ağrının artması apandisit şüphesini arttırır. Yapılan ultrasonografi ve bilgisayarlı tomografi ile apandisin yapısı hakkında bilgi elde edilir. Ayırıcı tanı için, diğer çevre organların da incelenmesi gereklidir. Ayrıca karnın sağ alt tarafına bastırılınca ağrının artması önemli bir bulgudur.
APANDİSİT TEDAVİSİ
Apandisit, tedavisi kolay bir hastalıktır. İlaçla yapılan tedavi, antibiyotiklerin kullanılması, hastalığın iyileşmesini sağlamaz. Apandis, antibiyotiğin zor ulaşabileceği bir yerdedir. Kesin tedavi için ameliyat şarttır. Kolay bir ameliyattır. Bu ameliyat sırasında apandisit alınır. Yaklaşık 30-40 dakika sürer ve 1 gün hastanede yatma süresi vardır.
Apandisit, tehlikeli bir hastalık olduğundan ve ölüme yol açtığından, hasta hemen ameliyat edilmelidir. Hastalığın belirtilerinin ağırlaşmasını beklemeden yapılan bu uygulama, tanının yanlış konmasına neden olabilir. Ameliyat sırasında apandis sağlam dahi olsa, çıkarılmasında fayda vardır.
Hastalığın şiddetlendiği ve karın zarı iltihabına neden olduğu durumlarda ise öncelikle hastanın genel sağlık durumu kontrol altına alınmalıdır. Fakat çocuklarda böyle bir durum söz konusu ise ameliyat edilmesi gerekir.
Bazen apandis bir zarla çevrilir ve iltihap karın içine yayılmaz. Bu durumda hemen ameliyat yapılmaz. Hastanede gözetim altında tutulan hastaya antibiyotik tedavisi uygulanır. Durum düzeltilemezse hasta, ameliyata alınır. Apandisiti olan kişilerin kendi başlarına ağrı kesici kullanmamaları gerekir. Tedavi sonucunda ağrıları geçmeyen kişilerin doktora tekrar başvurmaları gerekir. Çünkü başka hastalıklar da varolabilir.
Apendiksin (apandisin) çoğunlukla dışkı veya daha az bir ihtimalle safra taşı, tümör ya da barsak kurudyla tıkanması sonucu iltihaplanmasına apandisit denir. Apandisin vücuttaki fonksiyonu henüz bilinmemektedir. Sadece lenf dokusu bakımdan zengin bir yapıdır. Yine de apandisin iltihaplanması sonucu yırtılıp karın bölgesinde yayılmasıyla, ciddi problemler ortaya çıkar. Tedavi edilmediğinde tehlikeli bir hastalık olan apandisit, karın zarının iltihaplanmasına yol açabilir.
KİMLERDE GÖRÜLÜR? GÖRÜLME SIKLIĞI NE KADARDIR?
Yapılan araştırmalara göre A.B.D'de ve diğer batı ülkelerindeki insanların yaklaşık %10'unun hayatının bir döneminde apandisite yakalandığını göstermiştir. Bu hastalığın ortaya çıkmadığı yaş yoktur. 2 yaşından küçük çocuklarda görülme ihtimali nadirdir. Bu yaştan sonra görülme sıklığı artar ve en çok genç yetişkinlerde, 20 yaşından sonra görülmeye başlar. Bu dönemden sonra en sık yaşlılık döneminde ortaya çıkar.
Erkekler, apandisite, kadınlara oranla daha fazla yakalanır. Bu oran 1.5/1' dir. Fakat çocukluk döneminde, hem kızlarda hem de erkeklerde görülme ihtimali eşittir.
APANDİSİTİN NEDENLERİ VE ORTAYA ÇIKIŞI
Apandis; içi boş, kanal şeklinde dar bir yapıdır. Burada bir çok mikroorganizma yaşar. Bu mikroorganizmalar, barsakta da yaşayan mikroplardır. Apandisin içi, dışkı ya da safra taşı gibi nedenlerle tıkandığında, kalın bağırsakla bağlantısı zayıflar. Böylece mikroplar hastalık yapıcı özellik kazanırlar. Böylece burada iltihap oluşmaya başlar. Hem mikropların birikmesi, hem de iltihap oluşması apandiste basıncın artmasına yol açar ve çürüme başlar. En sonunda apandis patlar.
Apandisin tıkanmasının nedenlerinden biride, aynı bademcikte olduğu gibi lenf dokularının şişmesidir. Fakat iltihaplı apandislerin çok az bir kısmında apandis kanalının tıkanmasının nedeni açıklanamamaktadır.
APANDİSİTİN BELİRTİLERİ VE TİPLERİ
İki tip apandisit vardır. Bunlardan birincisi akut apandisittir. Belirtileri şiddetli seyreder ve ameliyat olmayı gerektirir. Mukuslu, irinli ve kangrenli olmak üzere üç tipi vardır. Mukuslu apandisitte iltihap artmıştır ve apandis büyümüştür. En çok karşılaşılan tiptir. Tedavi edilmezse irinli apandisit oluşur. İrinli apandisit, apseye neden olur ve bağırsağın diğer bölümlerine yayılabilir. Ülserleşmesi sonucunda karın zarı iltihabı meydana gelir. Kangrenli akut apandisitte, kanın pıhtılaşması sonucu, apandise gelen kan miktarında azalma vardır. Sonuçta doku ölümü gerçekleşir ve apandis kopar. Yayılması sonucu daha ağır bir karın zarı iltihabı gerçekleşir.
Akut apandisitin en önemli belirtisi, karın ağrısıdır. Bu ağrı göbek çevresinde, yavaş yavaş artan bir şiddette karnın sağ alt tarafına yayılan künt tarzda bir ağrıdır. Yaklaşık 4-5 saat sürer ve bu süre içinde şiddeti azalır ya da artar. Bu ağrı, kasık bölgesinde, sırtta ya da genital bölgede hissedilebilir.
Ayrıca bir çok olguda iştahsızlık, bulantı, kusma meydana gelebilir. Ateş hafif yükselmiştir. İshal ya da kabızlık bazı çocuklarda görülebilir. Hastanın rengi solmuştur ve nabız yükselmiştir.
Kronik apandisit, akut apandisite göre daha hafif seyreder. En çok görülen belirtisi sık sık fakat daha hafif şiddette karın ağrısıdır. Hemen ameliyat edilmesi gerekmez. Bulantı ve kusma yoktur. Kronik apandisitte ateş yüksekliği saptanmamıştır.
APANDİSİT NASIL SEYREDER?
Hastalığın tedavi edilmediği durumlarda, belirtiler genelde şiddetlenmekle beraber az bir hastada ise şikayetler azalır. Åžiddetlendiği durumlarda, karnın sağ alt bölümünde dokunulduğunda hissedilebilen bir şişlik, kütle vardır. Dinlenmeyle ve ilaç tedavisiyle bu şişlik azalabilir. Ayrıca apandisitin şiddetlendiği durumda ortaya çıkabilecek bir diğer tehlike karın zarının iltihaplanmasıdır. (Peritonit) Acil tedavi edilmesi gereken bir durumdur. Ateş çok yükselmiştir ve karın ağrısı çok şiddetlidir. Hastanın rengi sararmıştır ve kusma görülür. Ölüme yol açar.
APANDİSİT TANISI
Apandisitin tanısını koymak zor olabilir. Çünkü hastalığın belirtileri bir çok hastalıkta da vardır. Özellikle apandisitin yerinin değişken olması tanıyı iyice güçleştirir. Doktor muayenesinde hastanın hareket etmekten çekinmesi, hareket sırasında ağrının artması apandisit şüphesini arttırır. Yapılan ultrasonografi ve bilgisayarlı tomografi ile apandisin yapısı hakkında bilgi elde edilir. Ayırıcı tanı için, diğer çevre organların da incelenmesi gereklidir. Ayrıca karnın sağ alt tarafına bastırılınca ağrının artması önemli bir bulgudur.
APANDİSİT TEDAVİSİ
Apandisit, tedavisi kolay bir hastalıktır. İlaçla yapılan tedavi, antibiyotiklerin kullanılması, hastalığın iyileşmesini sağlamaz. Apandis, antibiyotiğin zor ulaşabileceği bir yerdedir. Kesin tedavi için ameliyat şarttır. Kolay bir ameliyattır. Bu ameliyat sırasında apandisit alınır. Yaklaşık 30-40 dakika sürer ve 1 gün hastanede yatma süresi vardır.
Apandisit, tehlikeli bir hastalık olduğundan ve ölüme yol açtığından, hasta hemen ameliyat edilmelidir. Hastalığın belirtilerinin ağırlaşmasını beklemeden yapılan bu uygulama, tanının yanlış konmasına neden olabilir. Ameliyat sırasında apandis sağlam dahi olsa, çıkarılmasında fayda vardır.
Hastalığın şiddetlendiği ve karın zarı iltihabına neden olduğu durumlarda ise öncelikle hastanın genel sağlık durumu kontrol altına alınmalıdır. Fakat çocuklarda böyle bir durum söz konusu ise ameliyat edilmesi gerekir.
Bazen apandis bir zarla çevrilir ve iltihap karın içine yayılmaz. Bu durumda hemen ameliyat yapılmaz. Hastanede gözetim altında tutulan hastaya antibiyotik tedavisi uygulanır. Durum düzeltilemezse hasta, ameliyata alınır. Apandisiti olan kişilerin kendi başlarına ağrı kesici kullanmamaları gerekir. Tedavi sonucunda ağrıları geçmeyen kişilerin doktora tekrar başvurmaları gerekir. Çünkü başka hastalıklar da varolabilir.
Lambliyazis Nedir? Nasıl tedavi edilir?
Lambliyazis Safra kesesi ve onikiparmak barsağında yerleşerek, tekrarlayan müzmin ishallere yol açan bir paraziter hastalık. Bu hastalığın amili, giardia lamblia veya giardia intestinalis ismi verilen bir parazittir. Bu parazit, 11-18 mikron uzunluğunda ve 6-10 mikron genişliğindedir. Armut şeklinde olup, içinde oval şekilde iki çekirdek bulundurduğundan gözlüklü parazit olarak da bilinmektedir.
, dünyanın her yöresinde yaygındır. Parazitin kistleriyle kirlenen su ve çiğ yenen besinlerle insanlara bulaşır. Daha ziyade çocuklarda rastlanır. Parazit, safra kesesinde yerleşir. Hafif müzmin safra kesesi iltihabı belirtilerine yol açar. Tekrarlayıcı müzmin ishallere sebeb olur. Büyük abdestte kan, mukus ve iltihap artıkları görülebilir.
İştahsızlıktan yeterli yiyememek ve ishal ile meydana gelen beslenme bozuklukları, hastayı zayıflatır. Vücudun direncini azaltır. Kansızlık, huysuzluk, neşesizlik yapar. Bazan sarılığa da yol açabilir. Lambliyazis, bazan amipli dizanteri ile de beraber bulunabilir.
Tedavide, bir hafta süreyle metranidazole, terramycin, resochine gibi ilaçlar kullanılır.
Korunmada en önemli husus: Hastaları tedavi etmek, portörlüğe (taşıyıcılığa) ve kişilerin kist ile bulaşmasına engel olmaktır. Karasineklerle mücadele edilmelidir. Hastalık bir bölgede görüldüğünde büyük abdestin incelenmesi suretiyle yapılacak taramalarla, portörler tesbit edilip, tedavi yoluna gidilmelidir.
Kaynak: Rehber Ansiklopedisi
, dünyanın her yöresinde yaygındır. Parazitin kistleriyle kirlenen su ve çiğ yenen besinlerle insanlara bulaşır. Daha ziyade çocuklarda rastlanır. Parazit, safra kesesinde yerleşir. Hafif müzmin safra kesesi iltihabı belirtilerine yol açar. Tekrarlayıcı müzmin ishallere sebeb olur. Büyük abdestte kan, mukus ve iltihap artıkları görülebilir.
İştahsızlıktan yeterli yiyememek ve ishal ile meydana gelen beslenme bozuklukları, hastayı zayıflatır. Vücudun direncini azaltır. Kansızlık, huysuzluk, neşesizlik yapar. Bazan sarılığa da yol açabilir. Lambliyazis, bazan amipli dizanteri ile de beraber bulunabilir.
Tedavide, bir hafta süreyle metranidazole, terramycin, resochine gibi ilaçlar kullanılır.
Korunmada en önemli husus: Hastaları tedavi etmek, portörlüğe (taşıyıcılığa) ve kişilerin kist ile bulaşmasına engel olmaktır. Karasineklerle mücadele edilmelidir. Hastalık bir bölgede görüldüğünde büyük abdestin incelenmesi suretiyle yapılacak taramalarla, portörler tesbit edilip, tedavi yoluna gidilmelidir.
Kaynak: Rehber Ansiklopedisi
Varis nedir? Nasıl tedavi edilir?
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Ana Bilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Uğur Bengisun, Prof. Dr. Uğur Bengisun, toplardamarın uzayıp kıvrılması, genişlemesi ve deri altında mavi-yeşil kesecikler halinde belirginleşmesi şeklinde ortaya çıkan varislerin en yaygın görülen damar hastalıklarının başında geldiğini söyledi.
Varislerin erken safhada tedavi edilmesinin büyük önem taşıdığını ifade eden Bengisun, başlangıçta küçük kılcal damarlardaki mavi-yeşil renkteki damar genişlemelerinin, ileri safhalarda kahverengi renge dönüşüp varis ülserlerine dönüşebildiğini bildirdi.
Yeterli toplumsal bilinç oluşmadığı için bu tür rahatsızlıkların göz ardı edildiğini anlatan Bengisun, hastada belirgin bir ağrı ortaya çıkmadıkça sorunun önemsenmediğini, bunun da hastalığın ilerlemesine yol açtığını söyledi. Bengisun, şunlara dikkati çekti:
“Tek başına varis bir risk faktörü değildir. Ancak başka faktörlerle birleşince hayati risk oluşturabilir. Kişinin varislerinin olması ve hareket kısıtlılığı önemli bir risk faktörüdür. Dizler bükülü durumda uzun süre oturulursa, bacaktaki derin toplardamarda pıhtı oluşabilir. Bu pıhtıdan kopan parçanın akciğere ulaşarak ani solunum yetmezliği ortaya çıkmasıyla kişi hayatını kaybedebilir. Kopan pıhtının büyük olması, ölüm riskini artırır.”
Menopoz sonrası ya da meme kanserinde hormon tedavisi ile gebeliğin varise neden olabileceğini kaydeden Bengisun, “Genetik açıdan toplumumuzun yüzde 5’inde kan pıhtılaşmasına meyil söz konusu. Bu durum söz konusu faktörlerle birleşince, varis oluşumu daha kolaylaşabiliyor” diye konuştu.
Büyük bir ameliyat geçirmesi gereken hastalarda, varis ya da kanın pıhtılaşması sorununun bulunması durumunda da riskin yüksek olduğuna işaret eden Bengisun, bu riskle karşı karşıya olan hastaların ilgili uzman tarafından değerlendirilerek, altta yatan nedenin giderilmesinin yerinde olacağını söyledi.
“VARİSİ OLANLAR UZUN SÜRE HAREKETSİZ KALMAMALI”
TEDAVİ
Varisin, cerrahi operasyonun yanı sıra, damar içi lazer yöntemiyle tedavi edilebildiğini belirten Uğur Bengisun, bu yöntemin genel anestezi gerektirmediğini, iş gücü kaybını önlediğini ve hastanede kalış süresini azalttığını kaydetti.
Hastaya lokal anestezi uygulanarak gerçekleştirilen lazer yöntemiyle bacağın iç yüzeyi ve üst kısmının uyuşturulduğunu belirten Bengisun, özel bir kataterle (ince plastik boru) içine girilen varisli damarın ultrason altında işaretlenerek yok edildiğini anlattı.
Varislerin erken safhada tedavi edilmesinin büyük önem taşıdığını ifade eden Bengisun, başlangıçta küçük kılcal damarlardaki mavi-yeşil renkteki damar genişlemelerinin, ileri safhalarda kahverengi renge dönüşüp varis ülserlerine dönüşebildiğini bildirdi.
Yeterli toplumsal bilinç oluşmadığı için bu tür rahatsızlıkların göz ardı edildiğini anlatan Bengisun, hastada belirgin bir ağrı ortaya çıkmadıkça sorunun önemsenmediğini, bunun da hastalığın ilerlemesine yol açtığını söyledi. Bengisun, şunlara dikkati çekti:
“Tek başına varis bir risk faktörü değildir. Ancak başka faktörlerle birleşince hayati risk oluşturabilir. Kişinin varislerinin olması ve hareket kısıtlılığı önemli bir risk faktörüdür. Dizler bükülü durumda uzun süre oturulursa, bacaktaki derin toplardamarda pıhtı oluşabilir. Bu pıhtıdan kopan parçanın akciğere ulaşarak ani solunum yetmezliği ortaya çıkmasıyla kişi hayatını kaybedebilir. Kopan pıhtının büyük olması, ölüm riskini artırır.”
Menopoz sonrası ya da meme kanserinde hormon tedavisi ile gebeliğin varise neden olabileceğini kaydeden Bengisun, “Genetik açıdan toplumumuzun yüzde 5’inde kan pıhtılaşmasına meyil söz konusu. Bu durum söz konusu faktörlerle birleşince, varis oluşumu daha kolaylaşabiliyor” diye konuştu.
Büyük bir ameliyat geçirmesi gereken hastalarda, varis ya da kanın pıhtılaşması sorununun bulunması durumunda da riskin yüksek olduğuna işaret eden Bengisun, bu riskle karşı karşıya olan hastaların ilgili uzman tarafından değerlendirilerek, altta yatan nedenin giderilmesinin yerinde olacağını söyledi.
“VARİSİ OLANLAR UZUN SÜRE HAREKETSİZ KALMAMALI”
- Bengisun, varis sorunu yaşayanlara şu önerilerde bulundu:
- İş yerinde çalışırken veya uzun yolculuklarda hareketsiz kalmamalı, bacak hareketleri yapıp, sık sık mola vermeliler.
- Fazla kilosu olanlar kilo vermeli.
- Ağrıları artanlar soğuk suyla duş almalı.
- Sıcağa maruz kalmamalı.
- Fizik tedavi yaptırmamalı.
- Ayakta uzun süre çalışanlar topuklu ayakkabı giymemeli.
TEDAVİ
Varisin, cerrahi operasyonun yanı sıra, damar içi lazer yöntemiyle tedavi edilebildiğini belirten Uğur Bengisun, bu yöntemin genel anestezi gerektirmediğini, iş gücü kaybını önlediğini ve hastanede kalış süresini azalttığını kaydetti.
Hastaya lokal anestezi uygulanarak gerçekleştirilen lazer yöntemiyle bacağın iç yüzeyi ve üst kısmının uyuşturulduğunu belirten Bengisun, özel bir kataterle (ince plastik boru) içine girilen varisli damarın ultrason altında işaretlenerek yok edildiğini anlattı.
Taşikardi nedir? Nasıl tedavi edilir?
Kalbin atım sayısının artarak, normal değerlerin üzerine çıkması haline taşikardi denir. Kalbin hızı, bir dakika içindeki atım sayısıyla belirlenir. Bu hızın normal değerleri, yaşa bağlı olarak değişir. Yeni doğan bir çocuk için bu değerler 100 ile 140; yetişkinlerdeki normal değerlerse 60 ile 100 arasındadır. Kalbin atım sayısının 60’ın altında olmasına bradikardi, 100’ün üstünde atmasına ise taşikardi denir.
Kalbin içinde uyarı üreten, kalbin kendi pili diyebileceğimiz sinüs düğümü adlı bir merkez vardır. Normal atan kalpte kalp normal de atsa, taşikardik yada bradikardik de atsa ilk elektrik uyarısı bu noktadan çıkar. Bu noktadan uyarı çıkmayıp kalp içerisinde başka noktalardan elektrik uyarısı çıkması haline aritmi denir.
Bir de çarpıntı (tıp dilindeki ismi palpitasyon) terimi vardır ki bunu taşikardi terimiyle karıştırmamalıdır. Çarpıntı, kalp atışlarının hastanın kendisi tarafından hissedilmesi demektir. Çarpıntı sırasında kalbin atım sayısı düşük (bradikardi), normal veya fazla (taşikardi) olabilir. Taşikardisi olan kişiler genellikle çarpıntıdan da şikayet ederler. Yani her taşikardiye çarpıntı, her çarpıntıya taşikardi eşlik etmeyebilir. Bazan, kalbin anormal atımları, terleme hissi veya çarpıntı şeklinde tarif edilebilir.
TAŞİKARDİNİN SEBEPLERİ NELERDİR?
Taşikardi, herhangi bir hastalığa veya sebebe bağlı olarak ortaya çıkabildiği gibi, doğrudan sadece kalple ilgili olarak da ortaya çıkabilir. Vücudun kan ve oksijen gereksiniminin arttığı egzersiz durumunda kalp normal olarak hızlanır ve fizyolojik bir taşikardi meydana gelir. Hatta vücutta, yine kan ve oksijen gereksinimini arttıran korku, kansızlık, ateş (Ateşin 1°C artması, kalbin dakikadaki hızını 20 artırır), troid bezinin aşırı çalışması gibi hastalıklar nedeni ile de taşikardi oluşur ve burda yine fizyolojik taşikardi söz konusudur. Çünkü ortada kalpten kaynaklanan bir hastalık yoktur. Vücudun ihtiyacı artmıştır ve kalbin sinüs düğümüde kalbi hızlı çalıştırmaktadır.
Bir de doğrudan kalple ilgili olarak ortaya çıkan taşikardiler vardır ki, bunlar genellikle kalp hastalıklarıyla ilgilidirler (damar sertliğine bağlı koroner yetersizlikleri, kalp yetersizlikleri, kalp iltihapları ve sebebi bulunmayan haller).
Kalpten kaynaklanan ritm bozukluklarını kabaca kalbin kulakçıklarından ve karıncıklarından kaynaklanan aritmileri olarak ikiye ayırabiliriz.
Bir kaç istisnai durum dışında kalbin karıncıklarından kaynaklanan aritmiler daha tehlikelidir ve daha hızlı tedavi gerektirir.
Taşikardi 30 saniyeden uzun sürüyorsa kendiliğinden düzelse bile “sürekli taşikardi”, 30 saniyeden kısa sürüyorsa ve arada normale dönüyorsa -sık sık tekrarlasa bile- “süreksiz taşikardi” olarak isimlendirilir. Ritm bozukluğunun hayati tehdit etmesi açısından bir göstergedir.
Kalpte ritm bozukluğu yapan kalbe ait hastalıklar ve kalp dışı nedenler aşağıdaki gibidir:
Bir de çarpıntı (tıp dilindeki ismi palpitasyon) terimi vardır ki bunu taşikardi terimiyle karıştırmamalıdır. Çarpıntı, kalp atışlarının hastanın kendisi tarafından hissedilmesi demektir. Çarpıntı sırasında kalbin atım sayısı düşük (bradikardi), normal veya fazla (taşikardi) olabilir. Taşikardisi olan kişiler genellikle çarpıntıdan da şikayet ederler. Yani her taşikardiye çarpıntı, her çarpıntıya taşikardi eşlik etmeyebilir. Bazan, kalbin anormal atımları, terleme hissi veya çarpıntı şeklinde tarif edilebilir.
TAŞİKARDİNİN SEBEPLERİ NELERDİR?
Taşikardi, herhangi bir hastalığa veya sebebe bağlı olarak ortaya çıkabildiği gibi, doğrudan sadece kalple ilgili olarak da ortaya çıkabilir. Vücudun kan ve oksijen gereksiniminin arttığı egzersiz durumunda kalp normal olarak hızlanır ve fizyolojik bir taşikardi meydana gelir. Hatta vücutta, yine kan ve oksijen gereksinimini arttıran korku, kansızlık, ateş (Ateşin 1°C artması, kalbin dakikadaki hızını 20 artırır), troid bezinin aşırı çalışması gibi hastalıklar nedeni ile de taşikardi oluşur ve burda yine fizyolojik taşikardi söz konusudur. Çünkü ortada kalpten kaynaklanan bir hastalık yoktur. Vücudun ihtiyacı artmıştır ve kalbin sinüs düğümüde kalbi hızlı çalıştırmaktadır.
Bir de doğrudan kalple ilgili olarak ortaya çıkan taşikardiler vardır ki, bunlar genellikle kalp hastalıklarıyla ilgilidirler (damar sertliğine bağlı koroner yetersizlikleri, kalp yetersizlikleri, kalp iltihapları ve sebebi bulunmayan haller).
Kalpten kaynaklanan ritm bozukluklarını kabaca kalbin kulakçıklarından ve karıncıklarından kaynaklanan aritmileri olarak ikiye ayırabiliriz.
Bir kaç istisnai durum dışında kalbin karıncıklarından kaynaklanan aritmiler daha tehlikelidir ve daha hızlı tedavi gerektirir.
Taşikardi 30 saniyeden uzun sürüyorsa kendiliğinden düzelse bile “sürekli taşikardi”, 30 saniyeden kısa sürüyorsa ve arada normale dönüyorsa -sık sık tekrarlasa bile- “süreksiz taşikardi” olarak isimlendirilir. Ritm bozukluğunun hayati tehdit etmesi açısından bir göstergedir.
Kalpte ritm bozukluğu yapan kalbe ait hastalıklar ve kalp dışı nedenler aşağıdaki gibidir:
- Daha önce geçirilmiş kalp krizi veya ateroskleroz
- Kalp hasarı veya doğumsal kalp hastalığı ( Uzun QT sendromu )
- Kalp yapısının veya fonksiyonlarının bozulması, kardiomiyopati (kalp kasının anormal olarak genişlemesi, kalınlaşması, sertleşmesi) veya kapak hastalığı
- İlaçların etkisi
Aritminin diğer nedenleri kalple ilişkili değildir. Bunlar;
- Ciddi stres
- Kafein tüketimi (çikolata da dahil)
- Alkol tüketimi
- Sigara
- Öksürük, soğuk algınlığı, kilo vermek için reçetesiz satılan ilaçlar.
- Bazı uyuşturucular (Kokain gibi)
- Uykusuzluk
TAŞİKARDİ HANGİ YAŞLARDA SIK GÖRÜLÜR?
Anne karnındaki dönem de dahil olmak üzere aritmi hemen her yaşta görülür. Ancak atriyal fibrilasyon gibi bazı aritmiler ileri yaşlarda ventriküler taşikardi ve ventriküler taşikardi gibi aritmiler kalp krizi geçirenlerde daha sık görülür.
ARİTMİNİN BELİRTİLERİ NELERDİR?
Doğrudan kalple ilgili taşikardiler zaman zaman nöbetler halinde ortaya çıkar. Birkaç saniye sürebildikleri gibi, saatlerce, hatta günlerce de sürebilirler. Bu taşikardilerin kalbin kulakçıklarından veya karıncıklarından kaynaklanmalarına bağlı olarak değişik tipleri vardır. Bunların tedavileri tiplerine göre değişiklik gösterir. En tehlikeli olanı, Ventüküler taşikardi denilen karıncıktan kaynaklanan bir tipi olup hemen müdahale edilmezse hasta ölebilir. Aritminin belirtileri kişiden kişiye ve anormalliğin kaynağına göre değişir.Bazı kişilerde hiç belirti görülmez. Yani hasta herhangi bir anormallik hissetmez ama aritmi vardır.
Ancak sıklıkla hissedilen belirtiler şunlardır;
- Çarpıntı
- Göz kararması , yorgunluk, bayılma ( kalpten beyne ve vücuda yeterli kan gitmemesine bağlı)
- Özellikle yaşlı kişilerde nedeni anlaşılamayan düşmeler
- Angina (göğüs ağrısı,baskı hissi )
- Nefes darlığı (dispne )
- Ciddi durumlarda kalp durması ve ani ölüm görülebilir.
ARİTMİ TANISI NASIL KONUR ?
Aritmi tanısını koymak çok önemlidir. Çünkü uzun süreli tanı konmamış artmiler zamanla kalpte geri dönüşümsüz hasara yol açarlar. Bundan dolayı eğer bir kişi kalbinde çarpıntı hissediyorsa zaman kaybetmeden bir kardiyoloğa başvurmalıdır. Aritmi tanısı koymak için bir sürü değişik test vardır.
Elektrokardiogram: (EKG); Aritmi tanısında çekildiğinde en değerli test olmakla birlikte aritmi esnasında çekilirse tanı koydurucudur. Hasta hastaneye ulaştığında ritmi düzelmişse normal çıkacaktır. Sadece 10-15 saniyelik bir kayıt süresini gösterdiğinden kısa süreli ve seyrek olan aritmileri bu testle tesbit etmek zordur. Bu yüzden aritmi hissedildiği zaman EKG çekilebilecek en yakın merkeze gitmek en doğrusudur. Ondan sonra tedavi için istenilen hastaneye gidilebilir.
Holter testi: 24 ile 72 saat süresince hasta gündelik hayatını yaşarken kalp ritmini kaydeden bir cihazın verilerin bilgisayar ortamında analizi ile yapılan bir testtir. Cihaz takılı iken aritmi olursa tanı konulabilir yoksa sonuç normal bulunacaktır. Ancak cihaz takılı iken hasta palpitasyon dediğimiz çarpıntıyı hissetmiş ama o esnada kalp ritmi normal bulunmuşsa, hastada aritmi saptanmamış olur ki buda hastada hastalık olmadığını sorunun psikolojik kaynaklı olduğunu gösterir.Ekokardiogram: Kalbin yapısını ve fonksiyonlarını göstermek için ses dalgalarını kullanır.Hastanın atan kalbi video ekranında görülür ve doktor bu görüntüden kalbin duvar kalınlığını, boyutunu ve fonksiyonunu saptar.
Kalp Kateterizasyonu: Bunlardan biri Elektrofizyolojik tetkiktir.Aritminin tam kaynağını ve doğasını saptamak amacıyla kontrollü elektriksel uyarılar kullanılır.Elektriksel fonksiyon bozukluğu saptandığı zaman radiofrekans ablasyonu bunu tedavi etmek için kullanılır.
Tilt masa testi: Aritmiyle ilişkisi olmayan bayılma ataklarının nedenlerini saptamak amacıyla kullanılır.Test esnasında hasta masaya yatar ve bağlanır.Daha sonra masa ayağa kaldırılır ve kalp hızı ile kan basıncı ölçülür.
ARİTMİ HASTALARINA NE TEDAVİ VERİLİR?
Tedavi metodu aritminin cinsine ve ciddiyetine göre değişir. Kalp dışı sebeplere bağlı taşikardiler, altta yatan sebep düzelmedikçe devam ederler. Onun için bu tür taşikardilerin tedavisi, buna sebep olan hastalığın tedavisiyle mümkündür. Mesela, kansızlığa bağlı taşikardide kansızlık düzeltilmedikçe taşikardi de düzeltilemez. Öncelikle bir Kardiyoloji Uzmanı değerlendirilmesi önerilir. Çünkü hayatı tehdit edici çarpıntılar kardiyak kökenli olanlardır. Kardiyak nedenler ekarte edilince diğer nedenler tespit edilerek, ilgili uzmanlık tarafından gerekli tedavisi yapılır.
Bir çok süreksiz aritmiler yaşam şeklini değiştirmek dışında tedaviye ihtiyaç duymazlar. Bunlar;
- Kahve alımını azaltmak veya kesmek
- Alkol alımını azaltmak
- Sigarayı bırakmak
- Belirli ilaçlardan kaçınmak ( grip ilaçları gibi)
- Stres kontrol etme teknikleri kullanmak
- Betabloker, kalsiyum kanal blokerleri veya digoksin adı verilen ilaçlar hastalara yazılabilir.
Ciddi durumlarda antiaritmik ilaçlar önerilebilir. Bu ilaçlar aritmiye yol açabilecek ciddi yan etkilerinden dolayı dikkatli kullanılmalıdır. Bundan dolayı bu ilaçları alan kişilere nasıl alması gerektiği dikkatli bir şekilde öğretilmelidir.
Aritmilerin genellikle kalbin çalışma düzenini bozduğu için kalp durması veya kalp yetersizliği yaparak hayatı tehdit eder. Ancak atriyal fibrilasyon gibi bazı aritmiler sırasında kalbin içinde pıhtı oluşup daha sonra buradan kopan pıhtıların beyin ve kalp damarlarını tıkama riski vardır. Bu riskin mevcut olduğu hastalar sürekli kan sulandırıcı ilaç almak zorundadır.
Atriyal fibrilasyon gibi bazı aritmilerin hayati tehlikesi düşük olup ayaktan tedavi edilebilirken ventriküler taşikardi gibi kalbin karıncıklarından kaynaklanan aritmiler hastaneye yatırılarak tedavi edilmelidir.
Bir çok aritmisi olan hasta normal bir hayat sürdürür. Bundan dolayı başdönmesi veya bayılma gibi belirtiler varsa zaman kaybetmeden doktora başvurmak gerekir.
TAŞİKARDİLERDE ELKTROŞOK TEDAVİSİ NE ZAMAN UYGULANIR?
Taşikardi ister kalbin kulakçık kısmından ister karıncık kısmından kaynaklansın eğer hastanın tansiyonun düşürmüşse veya hastanın nefes darlığı, göğüs ağrısı ve bayılma gibi belirtilere sebep oluyorsa vakit geçirilmeden elektroşokla düzeltmek gerekir. Yoğun bakım veya acil servis şartlarında tecrübeli doktorların nezaretinde gayet güvenli, hızlı ve çoğunlukla kesin bir tedavi şeklidir.
AMELİYAT TEDAVİSİ GEREKİR Mİ?
Bazen ameliyatla tedavi yöntemleri tercih edilebilir. Kalp hızı çok yavaşladığında cildin altına yerleştirilen kalıcı kalp pilleri gerektiğinde kalbe elektrik uyarıları verirlir. Kalp hızı çok arttığında , hızını düzelten otomatik elektroşok cihazları (ICD ) hastanın göğsüne ameliyatla yerleştirilir. Bu cihazlar ventriküler fibrilasyon veya ventriküler taşikardi için tedavi edici özelliktedir. Aynı zamanda kalp pili özellikleri de vardır. Elektrofizyolojik çalışma: Bacaktaki yada boyundaki kan damarlarından kalbe kateter gönderilir ve radiofrekans enerji verilerek aritmi oluşturan anormal alanlar yakılır. Bazı durumlarda bu yöntemle kesin tedavi sağlanır.
TEDAVİ SONRASI NELERE DİKKAT ETMEK GEREKİR?
Aritmilerin büyük çoğunluğu tekrarlama eğilimindedir. Bu yüzden tedavi sonrası yıllarca bazı ilaçları kullanmak ve kardiyolog kontrolu altında olmak gerekir. Taşikardi”yi önlemek için kiloya dikkat etmek, sağlıklı beslenmek, düzenli spor yapmak, çay, kahve tüketimini azaltmak, sigara ve benzeri keyif verici maddelerden uzak durmak gerekir. Hatta ilerde kalp ve ritm bozukluğuna yol açabilecek yüksek tansiyon, yükek kolesterol ve şeker hastalığı gibi hastalıklar bu günden tedavi edilmelidir ki ritm bozukluğu için zemin oluşturmasınlar.
Sinüzit nedir? Nasıl tedavi edilir?
Sinüzit: Burun boşluğu çevresindeki frontal denen yani alın boşluğunda, sfenoid, maksilla (üst çene kemeği) ve etmoid kemekler içerisinde, içinde hava bulunan ve burun boşluğuna açılan, sinüs ismi verilen yapıda görülen iltihaplanmaya denir. Bu sinüslerin 4 tanesi sağ tarafta, 4 tanesi de sol tarafta bulunur. Sinüslerin iç yüzeyleri burun boşluğunu örten kirpikli epitelle kaplıdır. Burundakiler gibi salgı yaparlar. Sinüsler, açık ve kapalı oalrak iki grupta incelenirler.
Açık olanlar burna boşalır, kapalılar boşalmaz ve içeride şiddetli ağrıya sebep olurlar.
Burun tıkanıklığı, burundan öne veya burun gerisine akıntı (açık tip sinüzit ise), sinüs bölgesinde şişlik görülür. Ateş, genel durum bozukluğu ortaya çıkabilir.
Sinüzitler tedavi edilmezse bazı kötü durumlara yol açabilirler.
Sinüzitlerin tedavi edilmemesi Sonucu Karşılaşılan Sorunlar;
Halk arasında Bitkisel oalrak uygulanan bir diğer tedavi yöntemi ise acı kavun veya yabani hıyar diye bilinen küçük küçük bir yabani meyvenin suyu sıkılıp, saflaştırılıp (süzülüp), sonra fizyolojik serumla birlikte belirli bir oranda sulandırılıp, belirli bir miktar benzoik asit ilave edilir ve uygun dozda buruna damlatılırsa, sinüzite çok iyi gelmektedir. Bu sonuç yapılan bilimsel araştırmalar ile de doğrulanmıştır.
Açık olanlar burna boşalır, kapalılar boşalmaz ve içeride şiddetli ağrıya sebep olurlar.
Sinüzitin Sebepleri – Sinüzit Neden Oluşur?
- Nezle,
- Yüzme ve dalma sporu,
- Kazalar ve çarpma gibi diğer travmatik vakalar,
- Diş çürükleri, çekimleri ve diş cerrahisine bağlı gelişme ve değişmeler,
- Maden ocakalrı gibi derinlerde çalışma.
- Geniz bademciği (adenoid vejetasyon),
- Burunda eğrilik (septum deviasyonu),
- Burun eti (polip),
- Allerjik nezle,
- Soğuk ve yağışlı havaya maruz kalma,
- Kötü beslenme,
- Bazı genel vücut hastalıkları.
Hastalığın Seyri- Oluşum ve Gelişim Süreci
Alın bölgesi ve başta şiddetli ağrı en önemli belirtisidir. Ağrı öne eğilmekle ve üzerine bastırmakla daha da artar. Ağrılar genellikle , kaşlar üzerinde, gözün altında, şakaklarda, gözün altında, bazende göz arkasında görülür. Eğer hastalık müzminleşirse (kronik sinüzit haline gelirse), ağrının şidddeti azalır, künt dolgunluk ve ağırlık şeklinde hissedilir.Burun tıkanıklığı, burundan öne veya burun gerisine akıntı (açık tip sinüzit ise), sinüs bölgesinde şişlik görülür. Ateş, genel durum bozukluğu ortaya çıkabilir.
Sinüzitler tedavi edilmezse bazı kötü durumlara yol açabilirler.
Sinüzitlerin tedavi edilmemesi Sonucu Karşılaşılan Sorunlar;
- Osteomyelit; sinüsün çevresindeki kemikler iltihaplanır, devamlı akıntılar ortaya çıkar, tedavisi çok güçtür.
- Gözde, göz kapağında kızarmalar ve iltihaplanmalar ile birlikte şişmeler görülebilir,
- Kafa içine geçerek, menenjit, beyin apseleri ve beyin damarlarında iltihaplanmalara yol açar,
- Bademcik iltihabı, bronşit, bronşektazi ve astıma yol açabilir.
Sinüzit Tedavisi
Akut Sinüzitlerde Tedavi :
Uygun antibiyotiklerle, anti histaminikli (allerjiye karşı) ilâçlar veya antihistaminiksiz dekonjestanlar (şişlik azaltıcı) ağızdan alınmak suretiyle, 1-10 gün burun damlası, buhar ve ağrı kesici ilâçlar ile tedavi edilebilir.Kronik Sinüzitler Tedavi:
Dekonjestanlar veya buhar ile akıtılmaya çalışılır. Uygun antibiyotikler kullanılır. (Hekiminiz tarafından verilen antibiyotikler). İğne ile girilip frontal ön sinüsler yıkanabilir. Cerrahi olarak sinüsün içi boşaltılır, mukoza yıkanır, buruna yeni bir drenaj yolu açılır. Alın sinüzitinde, sinüs yağ ile doldurulabilir.Halk arasında Bitkisel oalrak uygulanan bir diğer tedavi yöntemi ise acı kavun veya yabani hıyar diye bilinen küçük küçük bir yabani meyvenin suyu sıkılıp, saflaştırılıp (süzülüp), sonra fizyolojik serumla birlikte belirli bir oranda sulandırılıp, belirli bir miktar benzoik asit ilave edilir ve uygun dozda buruna damlatılırsa, sinüzite çok iyi gelmektedir. Bu sonuç yapılan bilimsel araştırmalar ile de doğrulanmıştır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)









